istanbul travestileri

Travestilerin ve Travesti güzellerinin bulunduğu sayfaya gidebilmek için aşağıdaki linke tıklamanız yeterli . Siz daha buradamısınız 😕

İstanbul Travestileri

“İstanbul daha ötelerde bir güzelliği derinliklerinde barındırır, yol kenarlarında müşteri beklerken, kulüplerde müziğin ritmiyle erotik bir güzellikle dans ederken görmeye alıştığımız İstanbul travestilerini.” İstanbul’dan S. Tuncay ilk yazısında ‘karanlığının koynunda saklı’ İstanbul travestilerini anlatıyor.

Bütün büyük şehirler gibi İstanbul da hazinelerini karanlığın koynunda saklar. Sanılanın aksine, sosyete davetlerinde ya da basının tamtam çalarak şişirdiği tanınmış ‘sanatçı’ ve mankenler arasında onları doğal halleriyle gördüğünüzde güzel bir kadın bulamazsınız. Buna karşılık akşamları mesai saatinin bitiminde, işyerlerinin, özellikle bankaların çıkışında papatyalar gibi, taze ve yapmacıksız, belki saçlarına iyi bir kuaförün elinin değmesi gereken, kalabalığın içinde kaybolup giden güzel kadınları görürsünüz. Fakat yine de İstanbul daha ötelerde bir güzelliği derinliklerinde barındırır, yol kenarlarında müşteri beklerken, kulüplerde müziğin ritmiyle erotik bir güzellikle dans ederken görmeye alıştığımız İstanbul travestilerini.

İstanbul travestileri, kadınların biraz kıskançlık biraz da merakla bakışlarına, erkeklerin gizlemeye çalıştıkları isteklerinin etkisiyle hakarete varan sözlerine eşlik eden arzu dolu gözlerle bakarlar. Sanıldığının aksine çoğu yollarda çalışmaz, yine de istediklerinde müşteri sıkıntıları yoktur. Duygusal ve kırılgan yapıda olmalarına karşın, sürekli saldırı tehdidi altında yaşadıklarından kavgacı bir görünüm vermeyi tercih ederler. Çoğu nedense gizlemeye çalışır ama ortalamanın çok üstünde bir kültür yapısındadırlar. Onlarla birlikte olmaya başlayan erkekler bir süre sonra diğer kadınları anlamsız bulmaya başlarken onlarla yatağa girmeye cesaret edebilen kadınlar ise beklediğinin ve yaşadıklarının ötesinde bir zevki, yatakta yetenekli bir erkekle birlikte güzel bir kadınla sevişmenin gizli kalmış tutkusunu keşfederler.

Travestilerin içinde de suç işleyenler vardır kuşkusuz, fakat yine de onların hortumcusu, onların dolandırıcısı, uyuşturucu ve silah satıp haraç toplayanı çok daha azdır. Gizemli dünyalarında onların özelini yaşamak, onlardan biri olmadan, çok istenilmesine rağmen neredeyse mümkün değildir. Başka azınlıklarda görülmemiş bir arkadaş dayanışması ve sıcaklığına sahiptirler. Komşuları başlangıçta tedirgin oldukları bu insanların bir süre sonra gerçekte ne kadar paylaşımcı ve evlerinde de temizlik tutkuları, yemek yapmaktaki becerileri, kendileri gibi dizi filmlere olan düşkünlükleri ile nasıl da benzeştiklerini görerek şaşırıp kalırlar. Bazen gizlice çok yalvardığı halde birlikte olmadıkları komşu çocuğun arkalarından ‘ibne’ diye bağırarak taş atmasının çaresizliğini, bazen de bilinçaltındaki yoğun eşcinsel eğilimlerini kendi maganda delikanlılığına yakıştıramayan çoğu köy kökenli saldırganların dehşetini yaşarlar.

Yine de bu çelişkili toplumda genel olarak sosyal ilişkilerinin sanıldığından çok daha iyi olduğu söylenebilir. Müşterileri açısından bakıldığında sınıfsal yapı yükseldikçe travestilere talebin arttığı çok açıktır. Mesleki açıdansa bir şey söylemek istemiyorum. Onlarla en çok hangi meslek mensuplarının birlikte olmak istediğini söylesem şoke olursunuz. Kısacası en güzel kadının erkeğin içinde gizli olduğu, fikrini hayata geçirircesine olağanüstü çekicilikleri, gizemli yaşamları, biraz hırçın fakat hassas yapılarıyla onlar, yeni İstanbul’un aslında yeni dünyanın ilk görüntüleri gibidir. Çok farklı gibi görmeye alışmış olsak da içimizden birileridir. Onlar renklilikleriyle gökkuşağının bütün katmanlarıdır. Onlar İstanbul travestileridir.

Maha’nın külleri

Yakın coğrafyada öteki olma halleri: Irak LGBT hareketinden Ali Hili ile röportaj

Amerikan işgalinin başladığı 2003 yılından beri, Irak’ta bir milyona yakın insan hayatını kaybetti. Bu sayıyı hayal etmek bile zor. Ve bu bir milyonun karşısında sayılar üzerinden konuşmak belki de anlamsız. Yine de, son günlerde Irak’ta yaşanan ve devletle bağlantılı ölüm mangaları tarafından işlenen gey ve transseksüel cinayetleri hakkında haberler artınca, posta kutuma gelen maillere daha bir dikkatle bakmaya başladım. Eşcinsellerin katli vacip olduğunu buyuran Ayetullah Al Sistani’nin 2005 yılındaki fetvasından beri yüzlerce eşcinsel ve travesti öldürülmüş. Çoğunun ölü bedenlerine, Kafka’nın Ceza Kolonisi’ndeki gibi, isnat edilen suç olan ‘sapkın’ kelimesi kazınmış. Bu haberlerin uzun bir sessizlikten sonra batılı basına yansımasının ise bir nedeni var: ‘Iraqi LGBT’ adlı dayanışma hareketi ve bu hareketinin temsilcisi Ali Hili.

Ali Hili ile on yıldır yaşadığı Londra’da görüştüm. Şehrin genç mahallelerinden Notting Hill’deki bir kafede yer bulup, Saddam döneminde cinsellik ve eşcinsellikten başlayıp, İran etkisiyle derinleşen toplumsal muhafazakârlık ve Iraqi LGBT derneğinin öyküsünü konuştuk. Ali, Irak’ın kırılma noktalarının tam orta yerinde durmuş. Uluslararası siyasetin, bölgesel toprak kavgalarının ve ulusal nefretlerin iç içe geçtiği noktada. Irak gibi kendisi de kırılıp parçalanmış. Hayata, maruz kaldığı cinsel istismarla başlamış, hemen hemen her Iraklının sadece kısık sesle telaffuz ettiği ‘Muhaberat’ adlı istihbarat servisinde çalışmaya mecbur kalmış, memleketten kaçabilmiş ama ölüm fetvasından kaçamamış. Bir yandan Irak’ta, kendi deyimiyle ‘içerde kalmış’lara yardım etmeye çalışırken, kendi hayatının dağılmış parçalarını birleştirmeye çalışıyor. Ali ile Irak’ta farklı olmanın bedeli üzerine konuştuk.
***
Avrupalı ve Amerikalı gazeteciler bu aralar en çok ‘İslam ve eşcinsellik’ konusunu merak ediyor. İstersen biz başka bir yerden girelim konuya. 1970’lerde, 1980’lerde Bağdat’ta farklı olmak, eşcinsel olmak nasıl bir şeydi?

Bugünden çok başkaydı aslında, daha çok Türkiye gibiydi. Daha özgürdü. Bağdat’ta içki de içilirdi, aynen İstanbul’da gibi. Ama ben çok erken tanıştım cinsellikle. Aile içinde yaşadığım bir istismar olayı nedeniyle. Bilirsin, Müslüman ve Arap toplumlarında çok yaygındır. O olay benim her şeye bakışımı değiştirdi, hem küçük yaşta cinselliğe gözümü açtı, hem de çok yaraladı. Ama tabii o zaman farkında değildim bunun. Zaten bunun bir adı, bir ismi de yoktu. Gey kelimesini ilk 18 yaşındayken duydum, bir arkadaştan. 1980’lerin sonlarıydı. O zaman Bağdat’taki beş yıldızlı otellerde hep yabancılar çalışırdı. Ben o dönemin ilk Iraklı DJ’i olmuştum. Otelin diskoteğinde çalışıyordum. Bir yandan da bir müzik dükkânında tezgâhtarlık yapıyorum. O zaman erkeklerle ilişkilerim oluyordu, ama pek kimse karışmazdı. Dükkâna kadınsı geyler de gelirdi. Çevredeki erkekler laf atardı, takılırdı, bazen dalga geçerdi. Ama kesinlikle bir saldırı, bir nefret olayı olmazdı.

Körfez Savaşından sonra, 90’larda, en azından benim için durum değişti biraz. O aralar Bağdat’a çok batılı diplomat yerleşmişti. Bir tanesiyle arkadaşlık kurdum. İşte o zaman Muhaberat ailem üzerinden bağlantı kurdu benimle. Onlar için çalışmamı istediler. Ben de Muhaberat için çalışmaya başladım. Başka şansım yoktu. ‘Ya bizimle çalışırsın ya da hem seni, hem aileni yok ederiz’ dediler. Alternatifim yoktu. 18 yaşındaydım. On sene boyunca onlar için çalıştım. Ama her şeye rağmen çevremde birçok arkadaş topladım. Bir yandan da DJ olarak devam ettim. O kulüp hem Bağdatlı geylerin, hem yabancı geylerin mekânı oldu. İstihbarat da bunun farkındaydı tabii. Hatta beni destekliyorlardı.

İstihbarat senin üzerinden yabancılara mı ulaşmaya çalışıyordu?

Evet, sanırım öyle bir şeydi. Daha çok yabancı diplomat ile bağlantı kurmam için, bilgi almak için. Bilirsin, Arap dünyasında, Ortadoğu’da, yabancı erkeklerin, özellikle batılı erkeklerin eşcinsel olduğuna dair bir kanı vardır. O nedenle desteklediler yani. Ama o yıllarda, doksanlı yıllarda birçok mekân açılmıştı, hepsi de lüks otellerde. En iyi yıllardı bunlar. Toplumsallaştık bir anlamda. Çocuk olarak yaşadığım acıları başkaları yaşamasın diye çabaladım. İki defa devlete başvurdum, eşcinseller için bir dernek kurmak için.

Bu oldukça cesur bir adım olsa gerek?

Belki, ama unutma ki, ben Muhaberat için çalışıyordum, devletin bana zararı olamazdı kolay kolay. Herkes bizden korkardı. Başvurumu kabul etmediler, ama incelemek zorundaydılar. Arkamdakileri biliyorlardı çünkü. Ama teşkilattakilerle de zaman zaman sorun yaşadım. Üç defa hapis yattım, işkence gördüm, tecavüze uğradım. Teşkilattakiler zaten beni genelde ilişkiye zorluyorlardı. Buna rağmen Bağdat’ta olmak güzeldi. Bir arkadaşım vardı mesela, travesti. İstediği yere gidebiliyordu, kimse karışmıyordu. Tabii fuhuş da vardı, sinemalarda, kahvelerde, parklarda, her tarafta birilerini bulabiliyordun. Polisler, travestileri durdukları yerlerden alıp, birlikte olmak için şehir dışına götürür, sonra yine aynı yere bırakırlardı. O zaman daha yaşlı arkadaşlarla da tanışmıştım. Onların dediğine göre, altmışlı, yetmişli yıllarda ortam daha da rahatmış. Cinsel özgürlük varmış, ama tabii ismi konmaksızın.

Ta ki 1995’e kadar. Benim için bir şeyler kırıldı o zaman. Bahsettiğim travesti arkadaş, ailesi tarafından vurulmuştu. Tamam, fuhuş yapıyordu. Ama devlet yine de soruşturmasını yaptı. Kimse cezalandırılmadı, ama soruşturma açtılar en azından. Yani Saddam döneminde devletin düşmanca bir yaklaşımı yoktu bize. 2001 yılında eşcinselliği ceza kanununa göre suç ilan ettiler, yedi yıllık da cezası var. Ama o zamanlar da uygulandığını sanmıyorum.

1995 yılı sadece senin için mi bir dönüm noktasıydı, yoksa toplumsal değişimlerin bir habercisi miydi?

O yıllarda Birleşmiş Milletlerin yaptırımları başlamıştı, hayatımız altüst oldu. İş yok, para yok. Bir yandan da rejimde yavaş yavaş çözülmeler görülüyordu. O yıllarda, Saddam aşiretlere daha fazla güvenmeye başlamıştı. İstihbarat da üzerimdeki baskıyı arttırıyordu, artık devam etmek istemediğimi, rahatsız olduğumu, bitirmek istediğimi fark ediyorlardı. Kaçmaya çalıştım, kuzey sınırı üzerinden Türkiye’ye geçmeyi denedim. Yakalandım, ama nihayet 2000 yılında, tam da savaş başlamadan önce çıkabildim Irak’tan. Ordan Dubai, sonunda da Londra. Burda ilk başlarda sosyal bir çevre yaratmak için bir araya geldik Iraklı geyler olarak. Sonra baktık ki memleketten kara haberlerin ardı kesilmiyor. Transseksüel bir arkadaşın ölüm haberi geldi. Ameliyat öncesi Haydar, ama Maha diye değiştirmişti ismini. Sokaklarda çalışıyordu. Önce dövmüşler, sonra da diri diri yakmışlar. Bağdat sokaklarında yanan bir travesti. 2004 yılı sonlarındaydı bu olay. Tabii, bu arada Irak’ta durum tamamen kontrolden çıkmıştı, her gün yüzlerce insan ölüyordu intihar saldırılarında. Ama burda özel bir durum vardı, uzakta olsak da hissediyorduk bunu. Gey ve transseksüeller hedef seçilmişti.

Geyleri hedef seçen kimdi peki? Güvenlik güçleri mi? Aşiretler, aileler mi?

Irak toplumunda aşiretler çok önemli tabii, Saddam’ın son yıllarında daha da güç kazandılar. Aşiret içi cinayetler oluyor, namus cinayetleri oluyor. Ama niye durup dururken arttı? İşin siyasi yanı daha önemli bence. Aşiretlerden çok İran’a yakın adamlardı. Ve de İran tarafından desteklenen mollalar. Çünkü tam da o sıralara, Şii din adamları İslami ahlak hakkında ve de eşcinselliğin ahlaksızlığı hakkında mesaj vermeye başlamıştı. Özellikle de Bağdat’ta ve Güney’de. Cuma vaazlarında, eşcinsellik temizlenmesi gereken bir pislik, toplumdan kesilip atılması gereken bir hastalık olarak sunuluyordu. Şiilerin elinde olan İçişleri Bakanlığına bağlı kuvvetler de saldırıyordu geylere. Bedir Milisleri, Mükteda El-Sadr’ın adamları, Mehdi Ordusu. Vaazlardan etkilenen herkes. Sadece eşcinsellere değil, karşıt fikirli olan herkese saldırıyorlardı, kadınlara, en başta da Sünni Müslümanlara. O an işte bir dönüm noktasıydı. Irak başka bir yer olmuştu, fanatik, saldırgan; bildiğimiz Bağdat yoktu artık. Memleket Şii fanatiklere teslim olmuştu.

Saldırılardan İran destekli siyasal İslami sorumlu tutuyorsun?

Kesinlikle öyle. Bak, ben dinimi çok severim, iyi bir Müslüman olmaya çalışıyorum her şeye rağmen. Ama bu olanlar bizim bildiğimiz din değil ki. İran’ın desteklediği mollalar yüzünden, Irak fanatiklere teslim oldu, hükümet de onların eline geçti. Biz de o zaman karar verdik, birkaç arkadaş bir şeyler yapalım diye ve Irak LGBT’yi kurduk. Tabii ki sadece Londra’da kurduk derneği, Irak’ta mümkün değil. Ama amacımız, Irak’ta hayat mücadelesi veren geylere ulaşmaktı. Bazılarının kaçmasına yardımcı olduk. Ama ben daha çok kalmak isteyenler üzerine yoğunlaşmak istedim. İçerdeki, yani Irak’taki arkadaşlara sürekli ölüm tehditleri geliyor, korku içinde yaşıyorlar. Sistani’nin fetvasından beri en az 600 kişi öldürülmüş, çoğu da milisler tarafından. Biz de burdan güvenli evlerin oluşturulması için kaynak aramaya başladık, Irak’ta evi olan bir kaç arkadaş bulduk. Kısa bir süre içinde dört beş tane ev açtık. Kendi aramızda para topladık, Hollandalı bir gey grubundan kaynak bulduk, Amerikalı bir senatörden yardım aldık. Birçok insana imkân sağladık, bir süre iyi gitti. Ama arkasını getiremedik projelerin, ilk baştaki heyecana rağmen kaynak bulmakta zorlandık. Ekonomik krizle birlikte gelirlerimiz düşünce, evleri kapatmak zorunda kaldık. Şu anda sadece bir tane ev var, onun da parası bitmek üzere. Artık kaçmaktan başka bir alternatif olmayacak Irak’lı geylerin.

Irak hükümeti nasıl yaklaştı size?

Devlet bu evlerden haberdar olsaydı zaten yaşatmazdı kimseyi. Hemen baskın düzenlerlerdi. Bizim dernek Irak’ta yasaklandı zaten, ben de yasaklıyım. Ayetullah Al-Sistani hakkımda özel ölüm fetvası çıkardı. Hem bütün eşcinsellerin katli vacip olduğuna ilişkin bir fetva yayınladı, hem de benim özel olarak katlimi istedi. Ondan beri polis korumam var burda.

Bütün bunlara bakınca, Saddam dönemini nasıl değerlendiriyorsun?

Çok daha iyiydi. Saddam döneminde, özellikle de 1980’lerde cinsel özgürlük vardı. Gerçek bir diktatördü ama siyasete karışmadığın sürece rahat bırakıyorlardı seni. Bağdat gece hayatının merkeziydi, sabah üçlere, dörtlere kadar gece kulüpleri tıklım tıklımdı. Üstelik polis koruyordu bu yerleri, bir şey olmasın diye. Arap dünyasında Kahire’den sonra ikinciydik. Fuhuş da çok yaygındı tabii. Bütün Arap dünyasından geliyorlardı eğlenmek için, Ürdün’den, Suudi’den, Emirliklerden. Bütün dünyadan fahişe geliyordu.

Saddam’dan sonra Amerikalılar geldi, ama Irak özgürlükten, insan haklarından daha da uzaklaştı. Farklı olanlara yaşam hakkı nasıl sağlanır sence?

Öncelikle korunmaya ihtiyacımız var. Irak’ta geylerin korunmaya ve güvene ihtiyaçları var. Hem anayasal koruma lazım, hem de fiziki olarak koruma gerek. İşgal, Amerikalıların getirdiği dini gruplar, bunlar berbat etti her şeyi. Ama seküler partilerden yana umudum var. Onlar belki bir şeyler değiştirebilir. Arap ve Müslüman toplumları batıdaki deneyimlerden öğrenebilmeli. Burda önemli kazanımlar var, onları görmezden gelemeyiz. Hepimiz bu dünyada yaşıyoruz. Tabii amacımız batı gibi olmak değil. Elbette ki bizim için hedef Bağdat’ta onur yürüyüşleri düzenlemek olamaz. Deli saçması bir şey, düşünmek bile mümkün değil. Elbette ki toplumumuzun değer yargılarına saygı duymak zorundayız, kimseyi rahatsız etmeye hakkımız yok. Onun için hedefimiz korunmaya alınmak. Bütün cinsel azınlıkların korunmasını talep ediyoruz. Onun için mücadele ediyoruz Irak LGBT olarak.

Saddam’ın ajanları için çalışmak, ‘kurtarılmış’ olmak, Amerikan işgali ile birlikte Irak’ın parçalanmasına şahit olmak. Bugün geriye baktığında neler hissediyorsun?

Acı var, ama olan olmuş. Acının hayatımı zehirlemesine izin vermiyorum. Olumlu bir şeye dönüştürmeye çalışıyorum. Burdan yardımcı olmaya çalışıyorum başkalarına. Her şeye rağmen de umutluyum gelecekten. Değişim yavaş olacak, yirmi, otuz sene gerektirecek belki de. Irak’ta hapisteyken de umudumu kaybetmedim. Tabii, bazen bu memlekete çok sinirleniyorum, ama seviyorum da. Hayatların kurtulması gerekiyor, devam etmemiz gerekiyor. Gönül isterdi ki sadece eşcinsellere değil, zulüm gören bütün Iraklılara da yardım götürsek.

Trans Forum!

Dört transseksüel aktivist, Homofobi Karşıtı Buluşmada bir araya geldiler ve trans bireylerin nasıl ve nerede çalıştıkları veya çalışamadıkları üzerine konuştular.

Trans Forumu, Ekin Sanat Merkezi’nde 15 Mayıs, Cuma tarihinde izlemiştik. Koltuklar dolu; gündem ise, trans bireylerin nasıl ve nerede çalıştıkları veya çalışamadıkları…

Serap Akçura, Lambdaistanbul / Kaos GL Dergisi
Deniz Deniz, Kaos GL yazarı
Sinem Kuzucan, Pembe Hayat LGBTT Derneği / Kırmızı Şemsiye Seks İşçileri İnisiyatifi
Buse Kılıçkaya, Moderatör, Pembe Hayat LGBTT Derneği

Buse Kılıçkaya: 4. Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma’nın Trans Forum’unu açıyoruz ve bu oturumu, Ankara/Etlik’te başına pompalı silah dayanarak öldürülen transseksüel arkadaşımız Dilek İnce’nin anısına gerçekleştiriyoruz. Konuşmacımızdan Serap Akçura, “Trans Politikası Neleri Kapsamalı?”; Sinem Kuzucan ise, “Çalışma Hayatının Dışına İtilirken” başlıklı konuşmalarını bizlerle paylaşacak. “Medyada Trans Temsili ve Medyada Trans Olmak” üzerine de, başta Kaos GL’de olmak üzere çeşitli dergilerde yazarlık yapan Deniz Deniz’in bir sunumunu dinleyeceğiz.

Serap Akçura: “Trans Politikası Neleri Kapsamalı?”, 15-20 dakikada derinlemesine ele alınamayacak kadar derin bir konu. “Trans politikası” dediğimizde ne anlamamız gerektiği üzerine bir açılış yapmak istiyorum. “Trans politikası”, yaşadığımız sorunlara nasıl yaklaştığımıza ve ürettiğimiz çözüm önerilerini karar-alıcılara ve kamuoyuna nasıl kabul ettirebileceğimize ilişkin politik kararlar bütünümüzdür. Bu nedenle, yaşadığımız sorunların kaynaklarını doğru bir yaklaşım ile irdelemek ve uygulanabilir çözüm önerileri geliştirmek can-alıcı önemde. Hukuk mücadelesi ve transfobiye karşı mücadele, hareketimizin temelini oluşturuyor. Öncelikle anayasal korunmanın sağlanması yönünde bir takım çalışmaları var ve u konuda meclise dilekçeler de verildi. Anayasanın 10. maddesine “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ifadelerinin eklenmesinin gerekliliği üzerinde duruluyor ve bunun uzun erimli bir mücadele olduğunun farkındayız. Bunun dışında, nefret cinayetleri ve töre cinayetleri konusunda, bir takım ceza indirimlerinin önlenmesi çok önemli. Medeni Kanun’la ilgili, devletin, “transseksüellerin topluma uyumu” şeklinde gördüğü ameliyat/kimlik gibi prosedürler konusunda da çalışmalarımız olacak. Çeşitli mahkemelere başvurup ameliyat izni almak, ondan sonra psikiyatri sürecini yaşamak, rapor alıp tekrar mahkemeye başvurmak ve ameliyattan sonra kimlik belgelerinde değişiklik izni almak için, çeşitli hukuki prosedürlerle uğraşmak gibi bir durum söz konusu. Bu konularda, Medeni Kanun’un daha kolaylaştırıcı yöntemler uygulanmasını sağlamak için bir takım öneriler geliştirmemiz gerekiyor. Kimliklerin değiştirilmesi konusu, her trans bireyin güncel hayatta yaşadığı sorunlardan birisi… Medyada, “Ayşe takma adlı Ali” gibi kimliklerle yer almak istemiyorsak, uygulanabilir çözümler üretme konusunda artık ertelemeden kaçınmamız gerekiyor. Bunun yanında, Medeni Kanun’un, ameliyat olunabilmesi için, “üreme yeteneğinden yoksun olma”yı şart koşmasını ve ebeveynlik hakkı konusunda çeşitli engelleri önümüze çıkarmasını da oldukça sorunlu buluyoruz.

Güncel sorunlar da yaşıyoruz, cinayet, saldırı, güvencesiz iş, sağlık hizmetlerine ulaşımda imkânsızlık gibi… Örneğin, ameliyat sürecinde yapılan sağlık harcamalarının kişisel imkânlarla değil sosyal güvenlik kurumları tarafından karşılanması gerekiyor. Birçok arkadaşımız, bu harcamaları karşılayabilmek için istemedikleri işleri yapmak ve istemedikleri yaşamlar sürdürmek zorunda kalabiliyorlar. Tabipler Odası’yla bir süre önce yaptığımız görüşmede, çeşitli çözümlerin sinyallerini almıştık ancak maalesef biz bu konuda çok yavaşız ve sürekli erteleyen pozisyondayız. Ameliyat konusunda, doktoru ve sağlık merkezini seçme hakkı üzerinde de durmamız gerekiyor. Çok uzman olmayan doktorlar tarafından yapılan ameliyatların çeşitli sorunlara yol açtığını biliyoruz; bu nedenle, yalnızca güvendiğimiz doktorlar tarafından ameliyatlarımızın gerçekleştirilmesi için bir mücadele yürütmemiz gerekiyor. Çeşitli nedenlerle sağlık merkezlerine gittiğimizde, ayrımcılığa uğrayabiliyoruz. Tabipler Odası, ayrımcılık yapan sağlık personeli meslekten uzaklaştırmaya varabilecek desteği sağlayabileceğini de belirtmişti; dolayısıyla, onlarla ortak çalışma yürütebilmenin önemli koşullarından birisi bizim de bu konuda örgütlü ve kararlı olmamız. Bir diğer konu, seks işçisi arkadaşlarımızın sağlık merkezlerinde ücretsiz ve periyodik olarak sağlık hizmeti alabilmelerini sağlamak ve seks işçilerinin çalışma özgürlüklerinin, Kabahatler Kanunu gibi yasalar ile engellenmesinin önüne geçmek. Travesti ve transseksüel seks işçileri, “umumi kadınlar” içinde yer almadığı için, bir takım yasal yerlerde çalışmaları engelleniyor ve bu tüzük ile ilgili mutlaka bir çalışma yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Hukuksal ayakların dışında, transfobiye karşı mücadele de çok önemli. Medyadaki ayrımcılıkla mücadele, çalışmalarımızın önemli bir kısmını oluşturuyor ve cinsiyet geçişi yapan bireylerin toplumsal kabulünü sağlamak için medyada ciddi bir çalışma yürütmek gerekiyor. Toplumun bu alandaki genel bilgi eksikliği, bize şiddet, ötekileştirmek, dışlama ve ayrımcılık olarak dönüyor. Üniversite, lise ve ortaöğretimde, cinsiyet-geçişi hakkında çeşitli eğitim ve bilinçlendirme çalışmalarının gerektiğini düşünüyorum. Aynı çalışmayı, polis ve askeri eğitim kurumlarında yapıyor olmalıyız; polis kolejlerine, benzer bir eğitim çalışmasının talebi zaten iletilmişti. Ders kitaplarında ayrımcılık içeren bölümlerin tespiti ve düzeltilmesi konusunda ciddi bir çalışma yapmak gerekiyor. Kastım, basın açıklamaları değil… Türk Dil Kurumu ile görüşüp, Türkçe sözlüklerdeki “travesti” kavramına doğru-dürüst bir tanım konulması için çalışmalar yapmalıyız. Bunları nasıl yapacağız? Örgütlenmenin doğru biçimlerde yapılmasının önemi büyük… Örneğin, seks işçilerinin, insan hakları dernekleri tarzında örgütlenmelerinin yetersiz kaldığını ve sendikal bir örgütlenme tarzı ile ilerlemelerinin gerekli olduğunu düşünüyorum.

Deniz Deniz: LGBTT hareketi dediğimiz mücadelede, bugüne kadar “kendini tanımlama” üzerine bir takım tartışmalar yapıldı biliyorsunuz. Herhalde hepimiz kabul ederiz ki, önce “Biz neyiz?” tartışması yapıldı ondan sonra da ajitasyon. Sevinerek görüyorum ki, bu hareket artık bir şeyler üretiyor ve 4. buluşma, bu çerçevede değerlendirilmeli. Başlığımız, medyada transseksüel olmayı içeriyor ancak “olamamak” demek daha doğru olurdu çünkü 5 yıllık bir yazarlık deneyimimden cinsiyet kimliğimden dolayı uzaklaştırıldım. Kalabalığa hitap etmeyi zor buluyorum; söyleşinin sonuna doğru, soru-cevap şeklinde söz almak isterim.

Sinem Kuzucan: Deniz Deniz de ben de çalışma hayatından dışlanmışız ve bunu anlatmak gerçekten çok zor. Ben her yerde konuştuğum için, anlatmak zamanla kolaylaştı sanırım… 4 sene öğretmenlik yapmış ve istifaya zorlanmış biriyim ben. Başlığa bir itirazım olacak gerçi; “Çalışma Hayatının Dışına İtilirken” demişiz ama ben artık çalışma hayatının içindeyim. Bir seks işçisiyim. Sendikalaşma yolunda çalışmalarımız var ancak seks işçiliği dışındaki hayat, transseksüellere kapanmış durumda.

Kendi tanıklıklarımla devam etmek istiyorum. Evet, biz çalışırız ama siz deyin 2 gün, ben diyeyim 3 günde kovuluruz. Cinsiyet kimliğimiz, önümüze engeller çıkartır ve her ortamda problem yaratır. Bir önceki forumun adı “Nefret Bir Ömür Sürer mi?” idi; bizim ömrümüz boyunca sürdü ama umarız başkalarının ömürleri boyunca sürmez. Nefret, genel ahlak, gelenek ve örflerin bütünü, transseksüelliği ya yok saymış ya da kötü… Transseksüellik sürekli utanç ile anıldığı için, yetişen toplum, bütün kapıları bize kapatmak durumunda kalıyor. Çalıştığınız yerde cinsel tacize uğruyorsunuz. İşyeri sahibi, cinsel ilişki teklif ediyor; ilişkiye girseniz de girmeseniz de, atılmanız 1-2 gün sürer.

Ben, yüksek bir derece ile yüksek öğrenimimi tamamladım ve 4 sene öğretmenlik yaptım. Tabii bunların hiç birinin önemi yok. Eğer cinsiyet kimliğiniz farklıysa, diğer bütün başarınız -ve hatta iyi bir insan olmanız- hiç bir şey ifade etmiyor. Üniversiteyi bitirip göreve başladığım sene, -büyük şehirden, küçük bir şehre gitme ile birlikte- cinsiyet kimliğiniz açığa çıkıyor. Trans kimliği saklamak, çok iyi rol yapmayı gerektiriyor ve bunu yamıyorsanız, açıklamak zorundasınız. Trans arkadaşlarım içersinde, çok iyi rol yapanına da bugüne kadar rastlamadım. Kendi kimliğim açığa çıktıktan sonra, kendi eğitimci arkadaşlarım ve milli eğitim müdürü -yani en alttan en üste kadarki çalışma arkadaşlarım- bana karşı cephe almaya başladı. Bana ne yaşama imkânı bırakıldı, ne de sıkışıp kaldığım alandan çıkabilme… Küçük şehirde ya istifa etmek ya da hem psikolojik hem de fiziksel saldırılara maruz kalarak hayatımı sürdürmek zorundaydım. Ben tayin istedim; gittiğim şehirde de aynı şeylerle karşılaşınca, sonunda istifa ettim. İkili bir hayat yaşamak istemedim. Devlet, “Yatak odası farklı bir yer; çalışma ortamı farklı…” diyerek, kimliğinizi saklayarak her şeyi yapabileceğinizin “imkânını” sunuyor bizlere. Cinsel kimliğinizi açıklamanız, onlara göre özel hayata giriyor ama trans kimlik böyle bir şey değil. Trans kimliğinizi kabul edip, fiziksel görünümünüzü buna göre şekillendirmeniz, “özel hayat” olmaktan çıkıyor; ancak, devletin politikası, bunu anlamakta zorlanıyor. Bütün bunların, “yatak” ile hakikaten hiçbir alakası yok. Trans bireylerin, hiç bir işte tutunamamaları da, bu algılardan gücünü alıyor. Ya bütün baskılara ve hakaretlere boyun eğeceksiniz ya da kaçacaksınız. Seçilecek çok fazla yol yok. Görev yaptığım yerlerden bahsedeyim size… Köylerde çalıştım ve halk baskısı ile çok karşılaşmadım. Bu köyler Türkiye’nin doğusundaydı ve oradaki halk, “trans kimlik”i değil, “öğretmen kimliği”ni biliyor. “Öğretmen ne yaparsa yapsın öğretmendir.” gibi bir algı… Kimliği fark eden kesim, çalışma arkadaşları oluyor ve fark ediş anından itibaren uzaklaşmalar başlıyor. Dışlama başlıyor. Taciz başlıyor. Tecavüz başlıyor. Bunlardan sonra ise, aldığınız bütün eğitimin üzerine çizik atıp, başka bir çalışma hayatı yaratıyorsunuz kendinize. Seks işçiliği. Türkiye’deki algı “Transseksüellik = Seks işçiliği” ile aynı derecede. İstifa ettikten sonraki 2 sene boyunca özel okullara başvurdum ancak hepsinden reddedildim. Milli Eğitim Bakanlığı’nı mahkemeye vermeye kalktığımda, sayısız yüz kızartıcı bahane ile karşıma çıktılar; dava bile açmadan takipsizlik kararı verdiler. Tüm bunlara karşı, -gerek bireysel gerekse dernek olarak- ne yapılabileceğini oturup düşünmemiz gerekiyor. Bu hak ihlallerinin, hukuki zemini tartışılmalı ve hukuki boyutu araştırılmalıdır. Evet, seks işçiliği ayrı bir meslektir; ancak transseksüellik, seks işçiliği demek değildir. İş alanları, devlet ya da toplum tarafından açılmadığına göre, kendimiz bir şekilde işin ucundan tutmalıyız. Özelden mi başlanır, memurluktan mı başlanır, bilmiyorum. Ben, 657’ye tabi bir devlet memuruydum. Şu an transseksüel kimliğim ortaya çıktığı için, bir devlet memuru olmam söz konusu bile değil çünkü transseksüellik 657’de “yüz kızartıcı suç”a denk düşüyor. Bu ülkedeki transseksüel bireylerin tümü, Ahlak Masası ya da Cinayet Masası tarafından parmak izlerinin alınmasının, fotoğraflarının çekilmesinin ve fişlenmiş olmalarının ne demek olduğunu, hayatlarının bir döneminde mutlaka deneyimlemiştir. Şunu da eklemem gerekir ki, ameliyattan geçmek ve “pembe kimlik”li olmak da bir çözüm olmuyor çünkü hayatınız boyunca seks işçiliği yapmışsanız ve ameliyat olduktan sonra hiçbir işiniz yoksa çok şey değişmiyor. Öte yandan, ülkemizde, transseksüellere “engelli maaşı” bağlanması gibi bir ironi de var; devlet, bizi “engelli” olarak görüyor. Zaten “pembe kimlik” almanız da sicil kayıtlarınıza işleniyor ve bu, iş bulmanızı imkânsızlaştırıyor. Bize sürekli “Şöyle giyin, böyle giyin. Güzelsin ama belli olma.” derler ve ben buna da karşıyım. Kim belli olmasın? Niye belli olmasın? Ne zamana kadar “yüz kızartıcı suç”?

Deniz Deniz: Üniversiteyi bitirir bitirmez işe başlıyorsun ve sakladığın bir kimlik var. Bunun transseksüalite mi olduğunu, eşcinsellik mi olduğunu dahi bilmiyorsunuz. Dünyada bir Bülent Ersoy var, bir de ben varım sanıyordum ben… Bu bilinçteki bir insan, iş haklarını, kanuni haklarını ve sosyal haklarını nasıl savunsun? Aileden ve çevreden yıllar boyunca saklanıyorsunuz ve sonunda, toplumun görmek istediği bir kimlik olarak iş hayatının kapısından içeri giriyorsunuz. Onlar da sizi başta “o kişi” sanıyorlar. Zaten bilseler de anlamazla… Zamanla okuyorsunuz, araştırıyorsunuz, Lambdaistanbul’a gidiyorsunuz, eşcinsel yazarlarla tanışıyorsunuz ve dünya tozpembe görünüyor size. İnsanlar durmadan soruyor, “Eşcinsel misin?”. Toplumun gözünde “eşcinsel”iz hepimiz. İşin acı tarafı, biz de öyle biliyorduk kedimizi…

Biraz bilinçlenince, “Dini bir takım şeyleri dahi çözmüşüm kafamda, cinselliği niye çözmeyeyim…” diyorsun. Gey bara gidiyorsun, Lambdaistanbul’a uğruyorsun, bir-iki partner buluyorsun ve işte kadın oluyorsun, Mahsun Kırmızıgül’ün filmindeki gibi… “Küçük dünyaları ben yarattım.” demeye başlıyorsun. Karşına çıkıp da “Abla” diyenler, “Açılayım mı şimdi…” dedirtiyor sana… Bir tarafım “Açıl” diyor, deneyimlerim ise “Sakın yapma!”… Kendime, “Kadın olursun ama müthiş bir yalnızlığa sürüklenirsin.” diyorum sürekli… Kendimi “eşcinsel” olarak tanımladığım zamanlarda, o kadar yalnız değildim ve çevremdeki transseksüel arkadaşlarım “Sakın değişme.” derlerdi. “Niye? Ne oluyor ki? Siz çok güzel olmuşsunuz. Ben de olmak istiyorum.” diyordum… Onların anlattıkları, bana mübalağalı cümleler gibi gelirdi. “Her halde bizim de onlar gibi olmamızı çekemiyorlar.” diye düşünüyordum. Hakikaten o alaylı-mahalle-bilgiçliği ve deneyimi, müthiş kurallarmış. Ne zaman ki kadın oluyorsun, tamamen soyutlanıyorsun. Hayattaki F-tipi cezaevindesin. LGBT derneklere gelenler tabii ki bunun dışındadır ama çok enteresan ki gey arkadaşların dahi seninle dolaşmak istemiyorlar. Kafenin içinde buluşuyorlar seninle ama dışında “aynı sen”le yürümüyorlar.

Gazeteciliğime de değinmek istiyorum. Gazetecilik, halkla yüz yüze yapılan olan bir meslek; hele ki muhabirseniz… Polis ve adliye ile sorunların sonu gelmez… Basında, transseksüel kimliği ile çalışan bir Ceyhan Fırat vardı, bir de ben vardım. En azından, benim bildiklerim bu kadar… Hürriyet Gazetesi’nin Yazı İşleri’yle görüşmüştüm yıllar önce ve bana “Bir transseksüelin ya da bir travestinin, Diyarbakır’da bir toplumsal olayı takip ettiğini düşünebiliyor musun?” diye sormuşlardı. Düşünebiliyorum ama neler olabileceğini de düşünebiliyorum. Evet, bu bir bahanedir ama toplumsal bir arka planı olmayan bir bahane midir? Hayır. Bir travesti, elinde kamera ile Diyarbakır’daki bir toplumsal olayı takip ederse, kendisi haber olur. Bu kaçınılmaz bir durum olabilir ama tüm bunlara rağmen çalışmalıyız. O Yazı İşleri müdürlerinin anlayamadığı da bu… Üç yıl boyunca, adliye muhabirliği yaptım; kimliğimi belli etmeye başladıktan sonra, bana bir jest yaptılar ve beni Kültür&Sanat’a aldılar. Orada da başka bir sorun oldu ve atıldım. Türkiye basını, birçok alanda toplumdan önde olduğunu falan iddia eder ancak çoğu zaman gerisindedir. Hele ki konu LGBTT’ler ise… Anlaşamadığınız şefiniz, “Çocuklar sünnet edilmiş. Haberini sen yap.” der. Hâlbuki o haberin girileceği yoktur ama gıcıklık yapmak diye bir şey vardır… Başımıza geldi böyle şeyler… Bu nedenlerle, bazı değişikliklerin gerçekleşmesi için, yeni yasalar gerekli. Toplum alışkanlıklarının değişmesi için asırların geçmesi lazım; acil bir değişim ise, kanunla olabilecek bir şey…

Buse Kılıçkaya: Görünür olmaya başladıktan sonraki sorunlara dair konuşmaları dinledik. Serap Akçura’nın, neler yapılması noktasında söyledikleri, hepimize çok büyük işler düştüğünü gösteriyor. Çalışma pratiklerimiz, insan hakları ve ayrımcılık, çalışma hayatı ve ameliyat süreçlerinde yaşanan sorunlar, tamamen hukuksal bir sürece tekâmül ediyor. Evet, biz bu mücadeleyi vereceğiz ama bunu, sadece transseksüel bireyler olarak değil, toplumun bütünü olarak yapmak istiyoruz. Çok kolay bir mücadele değil ama LGBTT bireylerin son zamanlarda verdiği mücadeleyi azımsamamak gerekiyor. Birimizin görünür olduğu yerde, diğer bir insanın görünür olmak istememe duygusunu da anlamak gerekiyor. Ben görünür bir transseksüelim ama her lezbiyenin ve geyin görünür olmasını beklemek çok doğru değil çünkü hayatın tam dışına itiliyoruz, işlerimiz ellerimizden alınıyor, ailelerimiz tarafından reddediliyoruz, toplumun kenarına bırakıyoruz ve en yakın arkadaşlarımız bizi ötekileştiriyor. Anayasanın 10. maddesinin artık “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği”ni içermesi; ameliyat süreçlerimiz ve kimlik meselesine ilişkin çalışmalarımızın ilerlemesi ve en önemlisi insan hakları, şiddet ve ayrımcılık noktasında atacağımız her adım, bizim daha özgür bir ülkede yaşamamızın temelini oluşturacaktır.

* “Türkiye’de Kadın Olma Halleri” başlığı altında 2009 yılı boyunca gerçekleştiriyor olduğumuz söyleşiler, Heinrich Böll Stiftung Derneği tarafından desteklenmektedir.

İnterseks: Toplumsal Cinsiyet Belirsizliği Hakkında Gerçekler

Bugün İngiltere’de ne tamamen erkek ne de kadın 30.000’den fazla “interseks” insan yaşıyor. Burada kendi hayatları üzerine konuşuyorlar.

Yunan düşünürü Diodorus Siculuş çift cinsiyetli mitik karakter Hermafrodit hakkında söyle yazmıştı: “bir kadın kadar güzel ve zarif bir bedene ve bir erkeğin niteliklerine ve gücüne sahip… bir tanrı olduğu söylenir. Ancak kimileri de böyle çift cinsiyetli yaratıkların birer ucube olduğunu ve bazen şeytan bazen de iyilik adına gelecekten haber verdiklerini iddia ederler.”

Tarih boyunca, hem erkeğin hem de kadının fiziksel özelliklerini taşıyanlar toplumun kendilerini ya garabet (The Lancet[1] 1834’te bir İngiliz hermafroditi “iğrenç bir görüntü” olarak damgalıyordu) ya peygamber (Kral Oedipüs ve Antigone’deki yarı erkek-yarı kadın karakter olan Tiresias bir kahindi) ya da her ikisi olarak görmesinden kendilerini kurtaramamışlardır. Genellikle mümkün olmayan tek şey, hayatlarını olağan biçimde sürdürmelerine izin verilmesidir.

Modern zamanlarda bile, bilinen ismiyle, “interseks” bireylerin hayatları sıklıkla melankoli ile renklendirilmiştir. 1998’de bir Pazar gazetesi androjen görüntüsünden dolayı Snowdonia[2] ’da “uyuşturucuyla geçen, kıstırılmış” bir hayat süren Linda Roberts’ın “umutsuz biçimde yalnız varoluşu”ndan bahsediyordu.

Geçtiğimiz sene, o sıralar 18 yaşında olan Güney Afrikalı atlet Caster Semenya, yumurtalıklarının ve rahminin olmadığı ve olağandışı biçimde yüksek bir testosteron düzeyine sahip olduğu fark edildiğinde kromozom testine ve aşağılayıcı bir medya hiddetine maruz kalmıştı. Uluslararası Atletizm Federasyonları Birliği Semenya’nın “gerçek bir kadın” olup olmadığına karar vermek konusunda bugüne kadar ikircikli kaldı ve geçtiğimiz hafta gerçekleşen Katar’daki Dünya Indoor Şampiyonası da dahil olmak üzere büyük spor olaylarında yarışmasını bu konuda bir hükme ulaşılıncaya kadar askıya aldı.

Semenya’nın “interseks” topluluğun öncüsü olmak gibi bir arzusu yok; sadece koşmaya konsantre olmak istiyor. Ancak durumlarının tanınması ve interseks çocuklar üzerinde gerçekleşen “yeniden cinsiyet belirleme ameliyatı”na yönelik bir moratoryum için çağrıda bulunan sayısız insan var.

İnterseksüelite kendini farklı şekillerde gösterebiliyor. 46’lık standart karyotipler (vücuttaki hücrelerin kromozom yapıları, biçimleri ve dizilişleri) – 46 XX (kadın) ya da 46 XY (erkek) – şeklinde olabildiği gibi, daha olağandışı karyotip bileşimleri – 47 XXY ya da 47 XYY gibi – olarak da ortaya çıkabiliyor. En sık görüleni, Kalıtımsal Adrenal Hiperplazi[3] (KAH) . Bu durumda aşırı faal adrenal bezler, XX kromozomlarına sahip dışı fetüsün “aşırı virilize olmasına[4]” ve bunun sonucunda büyük bir klitoris ile eksiksiz bir penis arasında değişebilen bir organın gelişmesine neden oluyor. Daha az karşılaşılan Androjen Duyumsuzluk Sendromu[5] (ADS) ise XY kromozomlarına sahip erkek fetüsün “düşük virilize olmasına” ve kısmi penis ve testis oluşumuna neden oluyor.

Bugüne kadar baskın olan doktor müdahalesi, ileriki yaşantılarında bu alışılmadık uzantıları dolayısıyla damgalanmamaları için bebeklerin belirsiz üreme organlarının “düzeltilmesi” şeklinde oluyordu. 1960’lardan itibaren büyük klitorisin küçültülmesi ve tam şekillenmemiş penisin vajinanın içine doğru çekilmesi hayli yaygın bir tıbbi pratik haline geldi. Doktor cephesinin iddiası açıktı: “Çukur açmak, bir direk dikmekten kolaydır”.

XY kromozomlarına sahip interseks bebeklerin cinsiyetleri bu nedenle sıklıkla dişi olarak “yeniden belirleniyor”, ebeveynlerin onları kız çocuk gibi yetiştirmeleri tavsiye olunuyor ve dişi ergenliğini sağlamak için de östrojen hapları kullanılıyordu. Bu, 1960’larda büyük ölçüde etkili olmuş psikolog John Money’nin “optimal toplumsal cinsiyet ilkesi”nden ve yetiştirme tarzının doğayı geçersiz kılabileceği iddiasından kaynaklanıyordu.

Cinsiyet düzeltme ameliyatlarının yaygınlığı pek çoğumuzun sandığından çok daha sık rastlanan interseksüelite hakkındaki cehaletimizden kısmen sorumlu; canlı doğumlar içinde “genital çift biçimlilik” gösterenlerin oranının yaklaşık her 2000 bebekte 1 olduğu tahmin ediliyor. Bu, İngiltere’de 30.000 kadar interseks insanın olabileceği anlamına geliyor ve durumunu ergenlikte ya da çocuk sahibi olmaya çalışırken keşfedenler de göz önüne alındığında, bu rakam daha da büyüyor. Ünlü nöroloji profesörü ve interseks uzmanı Dr. Milton Diamond’in belirttiği gibi: “Doğa çeşitliliği seviyor. Ancak ne yazık ki toplum bundan nefret ediyor.”

Çocuk ruh sağlığı uzmanı ve aynı zamanda 2000 yılında kurulan Birleşik Krallık İnterseks Derneği’nın (UKIA-United Kingdom Intersex Association) kampanya organizasyonlarında yönetici olan Dr. Jay Hayes-Light söyle diyor: “Süreğen mükemmellik arayışımız toplumsal cinsiyet kimliği çalınmış pek çok çocuğu kısır bıraktı. Toplumumuzda büyük klitorisli kadınlar ya da küçük penisli erkekler bulunduğunda bildiğimiz medeniyetin sona ereceği gibi bir korkumuz var. Aslında sonunda en çok yaralananlar, kendi izinleri olmaksızın ve sırf bir başkasının fikirlerine uyuyor diye ameliyat yoluyla cinsiyeti değiştirilenler.”

Neden? Çünkü fiziksel dezavantajlar – “klitorisin küçültülmesi kalıcı duyum yitimi, penisin ve testislerin alınması da üreme kabiliyetinin yok olmasına neden olabiliyor” – bir yana, Hayes Light’in iddiasına göre, toplumsal cinsiyet ameliyat ve hormon tedavisi ile yeniden şekillendirilemez.

Light’ın çocukken cinsiyeti yeniden belirlenmiş ve kimisi orijinal cinsiyetlerine geri dönmüş, kimisi de intihar etmiş ya da intihara teşebbüs etmiş çocuklar üzerindeki çalışmaları, onu “cinsiyetin iki bacak arasında, toplumsal cinsiyetin ise kulaklar arasında olduğuna” ikna etmiş. “Erkek, kadın veya ikisi arasında bir yerde olan pek çok insan toplumsal cinsiyet kimliklerine ‘değişmez bir biçimde bağlı’”.

Şimdi 48 yaşında olan Hayes-Light’in kendisi de çok ender rastlanan bir interseks durumuyla doğmuş. Hayes-Light, kromozomların XY şeklinde olduğu ancak vücudun tam bir erkek cinsel organının ortaya çıkması için gerekli olan testosteronu dehidrotestosterona dönüştürme işlemini gerçekleştiremediği 5-Alfa- Reduktaz Bozukluğu[6] ile dünyaya gelmiş. “1960’ların başındaydı; bir tür laboratuar faresi, bir tıp merakı haline getirilmiştim. Beni durmadan kurcalanan – ve üzerinde işlemler yapılan – bir şey olmaktan kurtaran annemin de bir doktor olmasıydı.”

“Küçük ve tatlı bir kız” olacağı söylense de, Hayes-Light’in annesi oğlunun ameliyat edilmesini reddetmiş. Ancak onun bir kız çocuğu gibi büyütülmesi konusunda doktorlarla hemfikir olmuş ve çocuğu 10 yaşına gelene kadar da öyle yapmış. Hatırladığına göre, “Sonrasında östrojen tabletleri alıp vücudumu ergenliğe doğru iteklemek isteyip istemediğimi sordular. Ben reddettim.” Hayata sıkıntılı ve kafa karıştırıcı biçimde başlamış olsa da, Hayes-Light kendisinin diğerlerine göre şanslı olduğunu düşünüyor: “Eğer operasyona zorlansaydım şimdi nasıl bir şey olacağımı düşündükçe tüylerim diken diken oluyor.”

Adele Addams, seçme şansı olmayanlardan. 1970’lerde Klinefelter Sendromu’yla doğmuş; yani, o da XXY, diğer bir deyişle ne kadın ne de erkek. Ebeveynleri cinsiyetinin erkek olarak belirlenmesi konusunda ikna edilmiş ve derhal ameliyat olmuş. Ona göre bu “yanlış karardı”. Zor bir çocukluk ve ergenliğin ardından – “sonunda bakım altına alındım, çünkü ailem erkek olması gereken ama kız gibi görünen ve konuşan bir çocukla baş edemedi” – gey bir erkek olarak yaşamaya başlamış. Ancak bu da ona iyi hissettirmemiş ve üç yıl önce, pek çok tartışmanın ardından vücudunun kadına dönüştürülmesi için yapılacak ameliyatın gideri NHS[7] tarafından karşılanmış. Şimdi 31 yaşında, sonunda “her şeyin yolunda olduğunu” hissediyor ve hararetle başkalarının da kendi cinsiyetlerini tayin etmelerinin sağlanmasını savunuyor.
Addams geçen sene, “Londra’da en yoğun marjinalize edilen azınlık” olarak tarif ettiği interseks ve travesti/transeksüel insanlara destek hizmeti veren Silverfish Projesi’nı hayata geçirdi. İsmini trans DJ ve müzik yapımcısı olan ve 2008’de yıllar süren tacizlere dayanamayarak intihar eden arkadaşı Alex Silverfish’ten alan bu proje, katılımcılarına danışma ve avukatlık hizmeti vermenin yanı sıra, ilk terapi seanslarını da gerçekleştirmeye başlamış. Ayrıca yardım kurumlarına ve sosyal hizmet kuruluşlarına da eğitim hizmeti sunuyor.

Geçtiğimiz Aralık ayında İçişleri Bakanlığı Toplumsal Sorumluluk Ödülü’nü alan Addams, travesti/transeksüellik ile interseksüelitenin aynı şey olmadığını (ilki tıbbi bir durum değil) belirtse de, “trans insanların da hayatlarının devamında interseks olduklarını keşfetmelerinin az rastlanır bir durum olmadığını” söylüyor.

Mesela, 37 yaşındaki Alexandra Tovey’e olan tam da buydu. Küçük yaşlardan beri “kadın beyniyle ve erkek bedeniyle doğduğunu” hissediyordu, ancak interseks durumunun tanısı – Kısmı Androjen Duyumsuzluk Sendromu[8] – ancak geçen sene konulabildi. Zaten birkaç senedir kadın olarak yaşıyordu ve ona göre bu yeni haber “olanları daha anlaşılır hale getirdi”.

Şimdi “16 yaşındayken izin verilmeyen 16 yaşında bir kız olmanın” tadını çıkaran ve cinsiyet değiştirme ameliyatını bekleyen Tovey (şarkıcı ve söz yazarı), kendini müzikle ifade ediyor. 1992’den beri 18 albüm çıkardı ve şarkı sözlerinin çoğu trans ve interseks olarak deneyimlerini yansıtıyor.

Aktris ve oyun yazarı Sarah Leaver da sanatı “satır aralarında yaşananları açığa çıkarmak” için kullanıyor. Şu anda Londra Oval House Tiyatrosu’nda sergilenen Bir Hermafroditin Anıları (Memoirs of a Hermaphrodite) oyunu, 19. yüzyılda Paris’te yaşamış bir interseks olan ve düşünceleri Fransız felsefeci-sosyolog Michel Foucault tarafından 1980’de yayımlanan Herculine Barbin’in gerçek hikayesini anlatıyor. Barbin hayatına bir kadın olarak başlamış ancak bir başka kadına aşık olunca yanlış anlaşılmış ve aşağılamalara maruz kalmış; hem erkek hem de kadın cinsel organlarına sahip olduğunun anlaşılmasının ardından erkek olmaya zorlanmış, bunalıma girmiş, yoksulluğa düşmüş ve trajik şartlar içinde ölmüş.

Neyse ki, Leaver’in kendi hikayesi çok daha mutlu. Leaver “Her zaman iki cinsiyet arasında hissettim” diyor; “Erkek pantolonları giydim, futbol oynadım ve üstümü soyunarak ortalıkta dolaştım”. Destekleyici ebeveynlerin olması, bunun nadiren bir mesele haline getirilmesini sağlamış ve ancak ergenliğinden sonra, yirmili yaşlarında kimliğini sorgulamaya başlamış: “Yanlış bir bedendeymişim gibi hissetmedim ama beni farklı kılan bir şeylerin olduğunu biliyordum”.

Altı yıl önce interseksüelite üzerine bir belgesel izledikten sonra doktorundan tıbbi hikayesini kontrol etmesini istemiş. Bunun sonucunda 1977’de, 1-2 yaşlarındayken geçirdiği fıtık ameliyatının aslında erbezlerinin (gonad) alınması için yapıldığı ve bundan ne kendisinin ne de ebeveynlerinin haberi olduğu ortaya çıkmış. “Bir yapbozda eksik parçayı bulmak gibiydi. Bir yarım çok rahatlamıştı ama diğer yarım çok kızgındı. Doktorlar bunu benden neden gizlemişlerdi?”
Şimdi 34 yaşında olan Leaver, öfkesine rağmen kendini çok talihli buluyor. Şimdiye kadar spesifik bir tanının peşine düşmemiş ama onun durumu interseks spektrumunun en mutedil ucunda. XX kromozomlarına sahip, yumurtalıkları var, regl oluyor ve şimdiye kadar çok az sağlık problemi yaşamış.

Oyunda öfkesini ve hırsını “değiştirme gücüne” dönüştürüyor ve diğerlerinin de öyle yapacağını umut ediyor. “Her geçen gün daha çok insan interseks olmaları hakkında konuşuyor. Zaman farklılıklarımızı gizleme değil, onları kutlama ve kucaklama zamanıdır.”

Addams da ona katılıyor: “Kendimiz gibi yaşayabilmeye ihtiyacımız var. Bu, iki cinsiyetten fazlasına yer açmak anlamına geliyor.” Tovey de bu fikri tekrarlıyor: “Her zaman son derece kadın hissettim ama iki cinsiyetle de özdeşleşen ve kendilerini ‘arada bir yerde’ hisseden başka insanlar tanıyorum. Onların da kabul görmeye ihtiyacı var.”

Hayes-Light her ne kadar “nötr cinsiyetli” olarak kabul görmek isteyenlerin dileklerine saygı duysa da, onların azınlık olduğunu vurguluyor: “Bazı interseks insanlar erkek ya da kadın olarak tanımlanmayı tercih etmeseler de, çoğu ikisinden birini seçiyor.”

Konu ameliyata gelince, dört kişi de çocukların cinsel organlarının tıbbi bir gerekten başka hiçbir sebep olmaksızın yeniden biçimlendirilmesinin yanlış olduğu konusunda hemfikir. Öyle görünüyor ki, tıp uzmanları da bu görüş doğrultusunda tutum değiştirmeye başladılar. 2001’de İngiliz Pediatrik Cerrahlar Birliği[9] belirsiz cinsiyetle doğan bebeklere düzeltme ameliyatının yapılmamasını tavsiye etti ve ileride kendi toplumsal cinsiyetlerine kendilerinin karar vermesi gerektiğini belirtti.

İşler başka alanlarda da değişiyor gibi. “Birleşik Krallık İnterseks Derneği kurulduktan sonraki 10 yıl içinde, gizlilik içeren ve üstü örtülen çok daha fazla vaka (Leaver’in da deneyimlediği gibi) olduğunu görmeye başladık” diyor Hayes-Light: “Ayrıca 2004’te çıkan Cinsiyetlerin Tanınması Kanunu’na interseks cinsiyetin girmesini sağladık. Medyadaki haberlerin daha dengeli hale gelmesiyle sosyal tutumların da büyük ölçüde değiştiğini gördük.”

Yine de alınması gereken uzun bir yol var. Addams “Toplum daha açık fikirli hale geliyor ancak pek çok insan hala ‘interseks’ kelimesini duymuş değil ve toplumsal cinsiyet farklılıkları kültürümüzdeki son tabu olarak varlığını sürdürüyor”. İngiliz Pediatrik Cerrahlar Birliği’nin tavsiyelerine karşın, İngiltere’de ve diğer ülkelerde interseks bebeklere uygulanan ameliyatlar hala sürüyor.

Leaver “interseks insanlara acıma ve küçümseme ile bakılmadığı ve dünyanın ‘erkek’ ya da ‘kadın’ cinsiyetlerine bu kadar sıkı sıkıya bağlı olmadığı” zamanları bekliyor.

Kimse geleceği tahmin edemez ama kültürümüz yavaş da olsa toplumsal cinsiyet rolleri konusunda daha az katı ve genel olarak uzlaşım dışı olanlar hakkında daha kabul edici hale geliyor. Bunun, bir zamanlar sirk gösterilerine, sonra da ameliyat salonlarına sürdüğümüz insanlara saygı duymanın ve hatta onlardan öğrenmenin bir işareti olması umut edilebilir.

Yazar ve psikoterapist Amy Bloom’ün özetlediği gibi: “Toplumsal cinsiyet kuramının canavarları, harikaları, koçbaşları yoktur. İnterseks doğan insanlar dünyanın geri kalanına cinsiyetlere verdiğimiz garip ve gereksiz önem, hakikatin ele avuca sığmaz doğası, anlaşılabilir olan ve insanın zaman zaman tehlikeli boyutlara varan basitlik arayışı üzerine daha fazla düşüme fırsatı sağlıyor. Onlara sadece ihtiyaç duyduklarında tıbbi bakım önerebiliriz ve buna ihtiyaç duymadıklarında da biraz daha sağduyu gösterebilir ve uygar biçimde kucaklayabiliriz.”

Ya da Dr. Milton Diamond’in kısa ve özlü cümlesinde dile getirdiği gibi: “Doğayı değil, toplumu değiştirip değiştiremediğimizi görelim.”

Cross-Dressed’in Pedagojisi, Tanya Olson

Queer kuramı akademide gerçekleştirilen çalışmanın queer’lerin olduğu kadar heteroseksüellerin de gündelik hayatlarını etkileyeceğini vaat ediyor. Queer kuramcıları, tarihsel kişilikleri queer olarak yeniden etiketlemenin veya dilin doğasını soruşturmanın sadece entelektüel alıştırmalar olmadığını; bunların herkes için daha büyük bir cinsel özgürlüğe ve eşit haklara doğru atılan bir adım olduğunu okuyucularına kanıtlamaya çalışıyor. Gey, lezbiyen, biseksüel ve trans insanların mevcudiyeti ve eylemleri özellikle ABD’de daha önce hiç olmadığı kadar aleni artık. Ama öte yandan, queer kuramı hâlâ beşeri bilimler bölümlerinde sıkışıp kalmış durumda.

Queer kuramı akademiden dışarı, sokaklara sızmaya başlayınca, queer kuramcıları çalışmaları için başka hangi uygulayımların varolduğunu kendilerine sormak zorundalar. Queer kuramının edebiyat ve tarih dışında başka uygulayımları var mıdır? Queer kuramı, iktisadi politikaları değiştirebilir mi? Queer kuramı mevcut şehir planlama kavramlarını değiştirecek mi? Quuer kuramının sadece queer mazisini kazanmakla kalmayıp daha queer bir geleceği yeniden tanımlaması mümkün müdür?

Bir queer akademisyen olarak, transgender kuramın pedagojiye çok şey sunacağına inanıyorum.

Tuvaletlerden Öğrenmek
1992’de, Kuzey Carolina-Greensboro Üniversitesine yüksek lisans öğrencisi olarak girdim. Aynı zamanda, İngilizce bölümünde öğretim asistanı (ÖA) olarak çalışmaya başladım. ÖA bürosu İngilizce öğretim üyelerine ait büroların bulunduğu kattaydı. Katta dört tuvalet vardı. Bir erkekler tuvaleti, bir kadınlar tuvaleti, ayrıca fakültenin erkek çalışanları için bir tuvalet, kadın çalışanları için bir tuvalet vardı. Öyle tahsis edilmemiş olsa bile basitçe “Erkekler” ve “Kadınlar” için oldukları belirtilen tuvaletler açıktır ki öğrenciler tarafından kullanılacaktı. Fakültenin ayrı ayrı tuvaletlere neden gereksinim duyduğu sorusundan öte, diğer ÖA’ların ve benim hangi tuvaleti kullanacağı sorusu vardı. Öğretim üyelerinin kadınlar tuvaletini kullanacak olsaydım kuralları ihlal mı etmiş sayılacaktım? Sorulduğunda tuvaletlerin birinden birinde bulunmamı izah edecek stratejilerim yoktu ama öğretim görevlilerinin tuvaletini kullanırken elimde sınıf defteri olacaktı, öğrencilerinkini kullanmaya karar verdiysem de yanımda bir ev ödevi bulunduracaktım. Durumu daha da zorlaştıran şeyse kadın üreme organlarına sahip olduğum için kadınlar tuvaletini seçmek zorunda olduğumu biliyor olmamdı. Ama bir ÖA olarak, üniversitenin ve meslektaşlarımın benden hangi tuvaleti seçmemi beklediklerinden emin değildim.

Çoğunlukla erkek giysileri giyen erkeksi (butch) bir kadın olarak, kadınlar tuvaletinde bulunmama itiraz edilmesine alışkınım. Bazen alenen sözlü olarak yapılan bir itirazdır bu; bazen de diğer kadınların kuşkulu bakışlarını görürüm. Tuvalete girer, bana bakar, sonra kapıya dönüp “Kadınlar” yazıp yazmadığını veya kapıda asılı şeklin üçgen etekli olup olmadığını kontrol eder (ikimiz de etek giymediğimize göre belki de ikimizin de orada bulunmaması gerektiğini ileri sürmemek için kendimi tutarım). Artık eskisi kadar sık başıma gelen bir şey değil bu, ama queer kuramının yukarıda bahsettiğim taahhüdünün bir sonucu mudur yoksa artık daha itirazlar başlamadan savuşturmayı öğrendiğim için midir bilmem. Son günlerde ne zaman bir genel tuvalete gitsem göğüslerim görünsün diye daha dik duruyorum, aynı anda saçımı düzeltiyorum. Eğer mümkünse tuvalete girerken konuşuyorum, çünkü sesim fazla kalın olmadığı için, başta cinsiyetimden emin olmayanlar konuştuğum zaman kadın olduğum sonucuna varıyorlar.

Katı erkek/kadın ayrımıyla tuvalet, belirsiz ya da üçüncü cinsiyetin bozguncu yanlarını öne çıkaran bir mekândır. Ama cinsiyet, tuvalette altüst olan tek ikilik değildir. Genel tuvaletlerin cinsel kimlik ikiliğine karşı çıkılan yerleri imlemesi gibi, benim devlet destekli üniversitemdeki tuvalet bolluğu da öğretim asistanlarının benzer ikililik durumuna tekabül ediyor.

Queerleşen Öğretim
Amerikan eğitim sistemindeki temel kanaatlerden biri öğretmenlerin ve öğrencilerin ayrı kategoriler olduğudur. Genel erkekler ve kadınlar imgesinde olduğu gibi; her bir kimliğin farklı rolleri, farklı özellikleri ve farklı değerleri vardır. Herkes, sınıfta olsun dışarıda olsun bir öğretmeni bir öğrenciden bakar bakmaz ayırt edebilmelidir. Öğretmenlerin bilgili olması gerekir; bu nedenle öğrencilerin önünde durup bilgiyi tebliğ etmelidir, bu da genellikle dersler aracılığıyla gerçekleşir. Öğrencilerin bilgisi yetersizdir; bu nedenle öğretmenin önünde sessizce oturup, dinleyerek, not alarak bilgiyi özümsemeleri gerekir. Öğrenciler öğretmenlerin yazdıklarını (kitaplar) okur, öğretmenler öğrencilerin yazdıklarını (ödevler) okur.

Paulo Freire’nin, Ezilenlerin Pedagojisi’nde bankacı eğitim olarak adlandırdığı şeyin özellikleridir bunlar. Bu yansımalı eşleşmenin (diğer öğrencilerin ödevlerini okuyan öğrenciler ve gürültülü sınıflar) dışına çıkan her şey kötü eğitim olarak adlandırılır. Öğretmenler Mars’tan gelmiştir, öğrenciler de Venüs’ten. Peki üniversite, bir gün içinde hem sınıfın önünde ders verip hem de arkada oturup not alan ÖA’yla nasıl baş edecek?

Queer kuramı, özellikle transgender kuramı çerçevesindeki marjinalleş(tir)me konusunda benzer sorulara değinir. Transgender, halihazırda bütünü kapsayıcı bir terim olarak iş görür. Travestiler, transseksüller, erkeksi (butch) (hem heteroseksüel hem de queer) kadınlar, interseksüeller, drag queenler, kadınsı eşcinsel erkekler ve kendi biyolojik cinsiyetini yansıtmayan bir cinsiyet sergileyen diğer herkes transgendered olarak tanımlanır. Leslie Feinberg, Kate Bornstein ve Patrick Rice-Califia gibi kuramcılar bu yeni transgender tanımına temel oluşturan eserler yazmış, transgender kuramıyla aydınlığa kavuşan önemli kuramsal düşünceleri vurgulamışlardır. Bu çalışmalar, öncelikli olarak, kendilerini transgender olarak tanımlayan kişiler tarafından gerçekleştirildiği için, kuramsal olanla kişisel olan çoğunlukla sıkı bağlar içindedir. Belki de queer kuramı, bireyin yaşamını iyileştirmek için kuramdan faydalanma vaadine, kişisel ve politik olanın bu düzenlemesi içinde yakınlaşmaktadır.

Bu türden çalışmalara bir örnek, Marjorie Garber’ın karşı cins giysileri giyenlerin (cross-dresser) toplumsal rollerini ve giysiler, cinsiyet, kültür arasındaki bağları araştırdığı kitabı Vested Interests’dir. Garber, karşı cinsin giysilerini giymenin ikili cinsiyet düşüncesine karşı çıktığı kadar, cinsel rollerin kabullenilmiş içkin niteliğine de meydan okuduğunu ileri sürer. Geleneksel, ikici (dualist) cinsiyet fikrine yönelik bu meydan okuma, genel tuvaletler konusundaki çekişmeye benzer bir şekilde, bir “üçüncü” kategorisi meydana getirir. Bu üçüncü mekan, bir aykırılık konumuna işaret ettiği için potansiyel olarak devrimcidir, radikaldir.

Garber, bu üçüncü mekanı işgal eden bireyleri, arasında kaldıkları ikili aşırılıkların her birinin özelliklerini taşımalarıyla tanımlar. Bu iki aşırılık birbirinden ayrı ve bağımsız oldukları için, söz konusu üçüncü konum, ikiliğin kurulu, yapay özelliğini su yüzüne çıkarır. Bu nedenle, üçüncü olan, harmanlanmış bir orta yerdir, kendinde, ayrı bir kimlik değildir. Üçüncü olan, ikiliğin her iki tarafının özelliklerini yarım yamalak taklit eder sadece. Örneğin, Amerikan kültürü erkek travestileri ne gerçek erkek ne de gerçek kadın olarak görür; her iki cinsiyetin sefil taklitleri olarak betimlenirler, ne gerçekten erildirler ne de gerçekten dişi. Travestiler de diğer transgender bireyler de, cinsiyet ikiliği içinde imledikleri krizi gizlemek için istikrarlı bir kimlik üstlenmeyi reddederler. Bu kimlik reddi, üniversitelerin, öğretim asistanlarıyla uğraşma şekline benzer. ÖA’lar da geleneksel biçimde karşıt olarak tanımlanan iki kimliğe sahiptir. Bu her iki konuma birden sahip olmak, eşzamanlı bir biçimde bu pedagojik ikiliğin yapay özelliğini ortaya çıkarır.

Bazı açılardan, üniversiteler ÖA’lara diğer öğrencilere davrandıkları gibi davranırlar. Örneğin, derslere kayıt yaptırırken ÖA’lar diğer öğrencilerle aynı işlemleri gerçekleştirirler. ÖA olarak statüleri kayıt sürecine daha erken veya özel bir erişimde bulunmalarına izin vermez. ÖA’lardan işlerini sınıflarında yapmaları beklenir. Bir yarı yıl içinde iki ders öğretiyor olmaları makale, test ve sunumlardan onları muaf tutmaz. Üstelik, aldıkları derslerle ilgili olarak ÖA’lardan yayımlanabilir nitelikte makaleler yazmaları istenir çoğu kez. Makale yayımlama, eskiden sadece kadrolu öğretim üyeleriyle sınırlıydı. Bugün beşeri bilimler dalında başlangıç mevkileri için başvuruda bulunanlardan, lisansüstü eğitimi boyunca yayımlanmış makalelerinin tarihçesini sunmasının yanı sıra yayımlamaya devam edeceğini taahhüt etmesi de beklenir. Elbette hiçbir öğretim üyesi, her dönem için üç-dört makale yazmaz ama lisansüstü öğrencilerinin aldıkları her dersle ilgili yayımlanabilir bir makale yazmaları olağan bir beklentidir. Bu yolla, ÖA’lardan öğrencilik meziyetlerini sergilemeleri beklenir, fakat ortaya çıkardıkları işten beklenen mesleki meziyet onları sade öğrenci kimliğinden mahrum bırakır.

“Öğrenci meziyeti” yerine “öğretmen meziyeti” standartlarına bağlı kaldığı halde, bir ÖA yine de öğretmen kimliğinden mahrumdur. ÖA’lar, tam kadrolu öğretim üyeleri kadar derslik standartlarına uygun olmalıdır. Diğer öğretim üyeleriyle aynı minvalde, ÖA’lardan da üniversite düzeyinde bir ders tasarlamaları ve yürütmeleri, öğrencileri bu ders çerçevesinde değerlendirmeleri istenir. Bütün bunlar kadrolu öğretim üyelerine yönelik beklentilerle aynı olsa da, üniversite, onların diğer yönlerden öğretim üyeleriyle eşit konumda olduklarını kabul etmemek için elinden geleni ardına koymaz. ÖA’lar başlangıç seviyesinde gerekli dersleri öğretmekle sınırlanırlar. Onlara tahsis edilen derslerin kendi ilgi alanları ve branşlarıyla çok az bağlantısı vardır. Bu türden dersler için gerekli metinler, arada sırada müfredat gereği olduğu gibi, çoğu kez bir komite tarafından önceden belirlenmiştir. Öğretim üyeleri toplantılarına katılamazlar, öğretim üyelerinin sahip olduğu diğer ayrıcalıklara sahip değillerdir. Örneğin, kütüphanede ödünç alma süreleri genellikle daha kısadır; ÖA’lar odalarını en az bir kişiyle paylaşırlar; park etme ayrıcalıkları ve ücretlerde öğretim üyelerine daha cömertçe davranılır. Tekrar edecek olursak, ÖA’lardan bazı profesyonel öğretim üyesi özelliklerini göstermeleri beklenir fakat kendilerini tamamıyla bu grupla özdeşleştirmelerinin önüne geçilir. ÖA’lar öğretim üyesi özelliklerini taklit edebilirler fakat üniversite onları gerçek öğretim üyeleri olmadıklarına inandırır.

Sahte İkilikler ve Yeni Pedagojik Kimlikler
Üniversiteler ÖA’ları sadece öğrenci veya sadece öğretmen olarak tanımlamak için çok çaba sarf ederler, fakat onlara karşı davranışlarında ÖA’ların her ikisi de oldukları yönünde bir beklenti sergilerler. Aynı zamanda, üniversiteler ÖA’ları “gerçek” öğrenci veya “gerçek” öğretmen kimliğinden yoksun bırakırlar. Çünkü ÖA’lar aynı anda her ikisinin de özelliklerine sahiptir, öğretmen ve öğrenci arasındaki sahte ayrıma örnek oluştururlar.

Bu ikiliğin yürürlükten kaldırılması pedagoji için ne anlama gelmektedir?

Eğer bir kişinin aynı anda hem öğrenci hem de öğretmen rollerini ifa ettiği kabul edilecek olursa, derslikteki uygulamalarda değişiklikler yapılmalıdır. Her bir bireyin bilgiyi mevzubahis ettiği bir derslik, her bir kişiden bu bilgiyi diğerleriyle paylaşması beklenen bir yerdir. Herkesin öğreneceği bir şeylerin olduğu ve herkesin ilgili malumatı masaya getirebileceği bir yer olan derslikte, bilgi, o belirli grup tarafından imal edilen bir ürün olarak kabul edilebilir. Spokane-Washington’daki sekizinci sınıf öğrencilerinin çevre bilimleri hakkında öğrenmesi gerekenler, Savannah-Georgia’daki bir sınıfın aynı konuda bulguladıklarından farklı olabilir. Ulusal ölçütler veya standartlaştırılmış testler gibi genel eğitim uygulamaları dolayısıyla anlamsız kılınmış olacaktır. Bunun yerine, her derslik, o grup için gerekli olan bilgiye dayanan belirli hedefleri gözeterek kendi öğrenim ortaklığı çerçevesinde çalışacak, katılımcıların öne sürdüğü konulara tabi olacaktır. Öğrenciler artık öğretmenlerinin bilgisi tarafından doldurulmayı bekleyen boş fıçılar olmayacaktır.

Bu değişiklik birçok başka değişikliğe yol açacaktır. Örneğin, derslik görevlendirmeleri daha etkileşimli daha bireyselleşmiş olacaktır; sınıf mevcudu azaltılmak zorunda kalacaktır; her bir kişinin durumuna ve özgeçmişine daha fazla önem verilmesi gerekecektir. Bu değişikliklerin hiçbiri eğitimin önündeki mevcut sorunları çözmeyecektir, fakat üniversitenin ÖA’lara bahşettiği harmanlanmış üçüncü tanımını kabul etmiş bir pedagojik sistem, onları dönüşümlü olarak öğrencileri ya da öğretmenleri taklit edenler olarak tanımlayan bir sistemden köklü biçimde farklı olacaktır.

Mevcut transgender kuramı, transgender öznelerin harmanlanmış üçüncü tanımına alternatifler de ileri sürmüştür. Judith Butler, toplumsal cinsiyeti kurgulanmış bir temsil olarak tanımladığı Cinsiyet Belası adlı kitabında bu diğer tanımlara katkıda bulunmuştur. Butler bütün bir toplumsal cinsiyetin, biyolojik cinsiyetle toplumsal cinsiyet temsili arasındaki doğal bir tekabüliyet olmaktansa, sadece bir gösteri (performance), kopyanın kopyası olduğunu ileri sürmüştür. Butler’ın çalışmasının vardığı sonuçlardan biri de, özellikle toplumsal cinsiyet kimliği alanındaki yaftalara ve kategorilere yönelik derin kuşkudur. Cinsellik ve toplumsal cinsiyet içindeki ikili kimlikler konusunda kuşkuya düşmek, bütün kimlik kategorilerinin sınırlayıcı ve indirgemeci olduğu varsayımına yol açar. Buna tepki olarak, Judith Halberstam Dişi Erilliği (Female Masculinity) adlı çalışmasında, yaftaların kendileri ille de özcü olmadıkları için, kategorilerin daha da çoğaltılması gerektiğini öne sürer. Halberstam yeni yaftaların bulunmasının, çoğu kez adlandırılmadan ve farkına varılmadan kalakalmış konumlar için kimlikler yaratacağını ileri sürer. Eril toplumsal cinsiyet ifadelerine sahip kadınlar gibi yeni kategoriler oluşturmak sadece varolan toplumsal cinsiyet kimliklerine meydan okumakla kalmaz, aynı zamanda bir kültürde kabul edilebilir olma kavramının sınırlarını genişletir. O halde, toplumsal cinsiyet olasılıklarını adlandırmak, bir kültürü bu kimlikleri onaylaması ve bünyesine katması için teşvik eder. Örneğin, erkekler için kız gibi giyinmek kuşanmak (tomgirl) belli bir yaşa kadar kabul edilebilir. Bunun için kimlik yaftaları vardır, bu nedenle anlaşılır, kabul edilir ve bazı açılardan da teşvik edilir. Oysa, ergenlikten sonra sürdürülen tomgirl kimliği, onaylanamaz, tarif edilemez ve kabul edilemez. Dişi erilliğini kabul edilebilir bir kimlik olarak tarif etmek tomgirl’e esinlenebileceği ve isterse yönelebileceği bir kimlik sağlar.

Halberstam’in yeni kimliklerin onaylanması yönündeki ısrarı, marjinalleştirilmiş konumlar için bir tanım gerektirir, bu konumlar kültürel bir kurgunun yapaylığını öne çıkarsa dahi. Yeni bir kimliğin onaylanması bu durumu meşrulaştırır ve yeni kimliğe olanak sağlamak için kültürel ya da toplumsal değişimler talep eder. Halberstam için bu, eril kadınların lezbiyen tarih tarafından onaylanması, yasal, tıbbi, eğitsel vesair sistemlere dahil edilmesi gerektiği anlamına gelir. ÖA’ların öğretmen ve öğrenci kimliklerine sahip olabileceklerinin onaylanması, üniversitenin onlara Halberstam’in eril kadınına benzer, yeni bir kimlik bahşetmesini gerektirir. ÖA’lara, onların aynı anda hem öğretmen hem de öğrenci olduklarını teslim edecek şekilde yeni bir kimlik bahşetmek, üniversiteleri, hali hazırda çeşitli kurumlarda mücadelesi verilen ücret ve sosyal yardımlar meselesini ele almaya zorlayacaktır.

Gerçek Ücretliler için Gerçek Ücretler
Birçok üniversitede, ÖA’lar yaşanabilir bir ücret ve diğer üniversite ücretlilerinin sahip olduğu sosyal hakları talep etmektedir. ÖA’lar geleneksel olarak yıllık bir burs alırlar, sosyal yardım almazlar. Harici başka bir iş veya destek olmadığı takdirde verilen maaşlar çok düşüktür, bu da herhangi bir ÖA’yı yoksulluk sınırının altına yerleştirir. Bir ÖA’nın sözleşmesi genellikle üniversite dışında veya üniversite içindeki başka bir bölümde çalışmasını kısıtlar. Özellikle ders verdikleri, kendi derslerine çalıştıkları, yayın ve sunum yaptıkları, bölüm sınavlarına ya da tezlerine hazırlandıkları zamanlarda çok az ÖA’nın harici bir işte çalışmaya zamanı vardır.

Üniversitelerin ÖA’lara yaşanabilir bir ücret vermemeyi veya sosyal yardım sunmamayı savunmak için kullandıkları bir yöntem de onların üniversite çalışanı statüsünde olduklarını yadsımaktır. Kadrolu bir öğretim üyesiyle aynı dersleri aynı koşullarda verebildikleri halde, ÖA’lar “gerçek” öğretmenler değildir. Bunun yerine, ÖA’lar ne gerçek öğretmen ne de öğrenci olmadıkları için üniversite yöneticileri onları çıraklık gibi bir durumla tanımlar. ÖA’lar çalışırken değerli bir eğitim aldıkları için bu kuram geçerlidir, yanı sıra ders verdikleri diğer öğretmenlere verilen ücreti almaları gerekmez. Elbette, piyasadaki doktora yapmış akademisyen bolluğu sayesinde çok az yüksek lisans mezunu kadrolu bir işe girebilmektedir. ÖA’lar bunun yerine 1-3 yıllık sözleşmeli işlere girmekte, yarı zamanlı ek işler yapmakta veya doktora sonrası atamaları kabul etmektedirler. Bunların hiçbiri kadrolu işler değildir, diğer öğretim üyeleriyle orantılı maaşlar verilmez ve istikrarlı değillerdir. Çoğunda sosyal yardım da verilmez. Bu işler başlangıç düzeyindeki gerekli derslerin profesyoneller tarafından verilmesi açısından üniversitelere tasarruflu bir yöntem sağlamış olur. Bir ders için duyulan gereksinimin hızlı bir biçimde artması veya azalması durumunda üniversiteler insanları son dakikada işe almaya veya işten atmaya özgürdür. Çoğu ÖA, 5-7 yılını başka bir düşük ücretli işte, farklı üniversite de olsa tam tamına aynı giriş derslerini vererek çıraklıkla geçirecektir. Oradaki hizmet sona erince başka bir yere gidecektir. Yüksek eğitim, Manpower, Inc. (1948’de ABD’de kurulmuş, 82 ülkede 4.000 şubesi bulunan insan kaynakları danışmanlık şirketi, ç.n.) için gayet de münasiptir.

ÖA’ların sadece öğrenci değil öğretmen de olduklarının onaylanması hem onlara yeni bir kimlik bahşeder hem de çıraklık sisteminin hatalarına dikkat çeker. Bunu da bir takım değişiklikler takip edecektir. Öncelikle, ÖA’lar geçici veya kadrolu öğretim üyelerinden farklı gereksinimleri olan meşru öğretim üyeleri olarak kabul edilmelidir. Bu kabul, adil bir ücreti ve diğer öğretim üyelerinin sahip olduğu sosyal yardımlara erişmelerini gerekli kılacaktır. Bu kabulle birlikte diğer modeller teşvik edilmek zorunda kalacaktır. Örneğin, daha da doğru bir modelde, araştırma ve yayınlama gerektiren yüksek ücretli kadrolu mevkilere az kişinin yükseleceği kabul edilmekle birlikte ÖA’ların ders vermesine olanak tanınacaktır. Bu model ÖA’ları hem öğretim üyesi hem de öğrenci olarak kabul eder. Öğretmen olarak, adil ücret ve sosyal yardım hakkına sahip olacaklardır. Öğrenci olarak da profesyonel değil yüksek lisans standartlarına bağlı olacaklardır. Kadrolu mevkilere gelmek isteyen ÖA’lar ilgili öğretim üyesiyle eşgüdüm içinde kendi ilgi alanlarıyla örtüşen konularda yayımlanabilir nitelikte sunumlar üretmeye yönelik hedefler belirleyebilecektir. Geçici görev mevkilerinde kalmak isteyen ÖA’lar ise derslere ve eğitim vermeye odaklanabileceklerdir. Üniversitenin geçici görevdeki öğretim üyelerine yönelik muamelesinde de değişiklikler yapılması gerekmektedir, fakat ÖA’ların bu yeni kimliğinin tanınması sistemde başka değişiklikleri körükleyecektir; bunun ardından da başka düzeylerde gerçekleştirilecek olan değişiklikler gelecektir.

Bence, queer kuramı ve pedagojisi ilk önce tuvalette karşılaşırlar, fakat bu kesişimin kişisel uygulayımları çabucak yaygınlaşır. Bir gün ÖA’lara ait ortak odada konuşurken, bir grubumuz, “-miş gibi yapan” diye adlandırdığımız bir olguyu paylaştığımızı keşfettik. Öyle bir inanış içindeydik ki, bölümünüz sizin uygun bir akademik çalışma yapmadığınızı, berbat bir öğretmen olduğunuzu, bölüme hiç başvurmamış olmanız gerektiğini, asistanlığı zar zor hak ettiğini keşfetmek üzereydi. Gerçekten birkaçımız, ilk yılımızı bölüm başkanının odasına çağrılıp kovulmayı beklemekle geçirdiğimizi itiraf etti. Adını koyduğumuzda bu korkuyu alaya alabildik ve bu konuda birbirimize yardımcı olabildik. Başka bir ÖA’ya, az önce bir makale teslim ettiğinizi ve miş gibi yaptığınızı itiraf edince ardından mutlaka bir empati ve güven verme sağanağı gelir.

Hepimizin, öğretmen ve öğrenci olarak kendimizi biraz dolandırıcı gibi hissetmemiz pek şaşırtıcı olmasa da, sanki ait olmadığımız bir alanı ihlal ediyormuşuz gibidir. Öyle bir rol üstlenmişizdir ki bizzat akademinin bu rolü tanımlamasında bile yapmacık ve taklit vardır. ÖA’ların akademi içinde yeniden tanımlanması, yaptıkları işi hali hazırda karakterize eden maskeli balo hissinin yok edilmesine yardımcı olacaktır. Kabul edilmiş kültürel standartlara ne kadar karşı koysa da, toplumsal ikilikleri ne kadar önemsemese de, herkes kendini evinde hissedeceği bir tuvaleti hak etmektedir. Bir cross-dressed pedagojisini tam da oradan yaratabiliriz.

Tanya Olson halen Durham, Kuzey Carolina’da yaşamakta, Vance-Granville Community College’da Gelişimsel İngilizce dersleri vermektedir. Doktorasını 2001 Mayıs’ında tamamlamıştır, fakat UNC-G’de (Kuzey Carolina, Greensboro Universitesi) hangi tuvaleti kullanacağından hâlâ emin değildir.

Geylerin sesi kim olacak?

MİLLETVEKİLİ aday listelerinde tespit edebildiğim kadarıyla açık gey kimliği olan herhangi bir isim yok. “Başörtülü adaylar dahi seçilebilecekleri sıralara konmazken geylerden bahsetmek neyin nesi?” diyenler olabilir aranızda. Ancak başörtüsü taktığı için birçok kadın ayrımcılığa uğrarken bu seçimlerinden ötürü öldürüldüklerini duymadım çok şükür. Oysa geyler ve özellikle travestiler her türlü şiddete maruz kalırken zaman zaman da cinsel eğilimleri yüzünden öldürülebiliyorlar.

Başka bir ifadeyle başörtülü kadınlardan daha korunaksızlar ve dolayısıyla onların sesi olabilecek milletvekillerine büyük ihtiyaç olduğu kanısındayım.

Geylerin bu ülkede yaşadıkları vahşet, zulüm ve ayrımcılığın en trajik örneklerinden biri şüphesiz Temmuz 2008’de babası tarafından güpegündüz katledilen Ahmet Yıldız.
Türkiye’nin “ilk gey namus cinayeti” olarak medyaya yansıyan olay, tüm güncelliğini koruyor; zira katil baba Yahya Yıldız halen yakalanamadı. Gazetemizde geçen hafta yayınlanan bir habere göre Ahmet’in nişanlısı Alman vatandaşı İbrahim Can davaya müdahillik yolunda Türkiye’deki iç hukuk yolları kapandığı gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurdu. Dilekçesinde Türk vatandaşı nişanlısı Ahmet Yıldız ile bir yılı aşkın süredir beraber yaşadığını belirten Can, Türkiye’de nişanın Medeni Kanun uyarınca hukuki bir kurum olduğuna dikkat çekti. Ancak müdahillik talebinin eşcinsel olduğu için reddedildiğini öne sürdü.

Neyseki Geylerin Meclis’te temsil edilmemesine karşın gey haklarını savunan sivil toplum davalarına maruz kalsalar dahi günbegün güçleniyor. Son zamanlarda KAOS GL isimli dernek AK Parti’nin yapmaya söz verdiği yeni “sivil” anayasanın eşitlik ilkesine cinsel yönelimin eklenmesi için bir kampanya başlattı. Batı standartlarında bir demokrasi olma iddiamız sürüyor ise, Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti ve Transseksüel bireylerin bu talepleri mutlaka kaale alınmalıdır. Bu arada bendenizin de minnacık bir rol aldığı, Ahmet Yıldız cinayetini konu alan “Zenne” filminin çekimleri bitmek üzere.

(Aslında bu yazıyı yazarken dahi geylerin bu ülkede nasıl bir ötekileşmeye uğratıldığını somut olarak hissediyorum. Nasıl mı? Türkçe Microsoft Word programım “gey” kelimesini tanımıyor. Neyse ki “lezbiyen” veya “travesti” yazdığımda hata vermiyor.)

ORDUDA GEYLER
Bir de geylerin askerlik durumları var… Askerden muaf tutulan geyler cinsel yönelimlerini kanıtlamak için ilişkiye girmişken çekilmiş resimler sunmaktan tutun (ki “pasif” konumda görüntülenmeleri gerekiyor) insanlık dışı bedensel muayenelere tabi tutuluyorlar. New York merkezli insan hakları örgütü Human Rights Watch’un (HRW) 2008 yılında yayımladığı rapor (http://www.hrw.Org/en/reports/2008/0 5/21/we-need-law-liberation-0) eşcinsellerin dramını tüm çıplaklığıyla ortaya seriyor. Mesela askerlikten muaf tutulmak için A.A. adındaki gey’in yaşadıkları:

“Beni gören psikiyatr, beni anal muayeneye gönderdi. Odaya girdim ve odada iki cerrah vardı. Pantolonumu aşağıya indirmemi ve ellerimi yatağa koyup eğilmemi istediler. Muayeneden sonra aradıklarını bulup bulamadıklarını sordum. ‘Hayır’ dediler. Neye baktıklarını sorduğumdaysa, ‘Huni gibi gözükmesi gerekiyordu’ dediler.” HRW’nin aktardığına göre askeri psikiyatrlar bu “araştırmaları” neticesinde “Bu kişinin eşcinsel olduğu konusunda kanıt bulunmadığını” söyleyen bir rapor yayımlamışlar.

Nasıl ki kadın haklarını savunmak için kadın olmak gerekmiyorsa geylerin haklarını savunmak için de illa gey olmak gerekmiyor tabii ki. Umarım yeni Meclis’te onlara sahip çıkacak birileri olur. Bu her şeyden önce bir vicdan meselesi.

Tabulara Dokunan Bir Çalışma

Sosyolog Pınar Selek’in yeniden basılan araştırma kitabı Maskeler Süvariler Gacılar, dışlama mekanizmalarını ifşa ediyor. Karakaşlı “Selek’in sosyoloji ile kurduğu bağ, çalışmalarındaki Etkileyiciliğin en önemli sebeplerinden,” diyor.

Bazen değişmeyen şeylerle ödeşebilmek için geçmişten gelen bir sese ihtiyaç olur. Şiddetin her türünün olağanlaştığı bugünlerde, 15 yıl öncesinden gelen bir kitap işte tam da bu gaflet uykularından bizi uyandıracak o billur sesin işlevini görüyor. Sosyolog yazar Pınar Selek’in bir alt kültürün dışlanma mekânı olarak Ülker Sokağı ele aldığı Maskeler Süvariler Gacılararaştırma kitabı üçüncü baskısıyla bu kez Ayizi Yayınları’ndan bir kez daha bizlerle buluştu. Odak noktasına İstanbul’da 1996’da düzenlenen Habitat II’nin hemen öncesindeki günlerde, Cihangir’deki Ülker Sokak’ta travestilere ve transeksüellere karşı uygulanan şiddeti alan Maskeler Süvariler Gacılar,güncel bir olayı iktidarın ataerkil dışlama mekanizmalarına yönelik kapsamlı bir çerçeveye oturtarak, tartışma zeminini genişletmişti. Bir sokakta birkaç travestiye yönelik münferit bir vaka olarak kurgulanmaya çalışılan dışlama operasyonu böylelikle asıl eksenine otururken, kerelerce tekrarlanışı da bu dışlayıcı şiddetle ödeşmenin aciliyetini ortaya koyuyor. Nitekim yeni baskının önsözünde Yasemin Öz, bu tekrarların temel sebebini berrak bir saptamayla paylaşıyor: “15 yıl önce Ülker Sokak’ta gördüğümüz kâbusu, beş yıl önce Eryaman’da, iki yıl önce Şişli’de gördük, bugün Tarlabaşı’nda görüyoruz. Olayların bu derece benzer olması ironik neredeyse. Ancak bu benzerlik ironiden değil, toplumsal yaşamın ataerkil-militarist- kapitalist-heteroseksist yapısında 15 yıl içinde hiçbir kırılma olmamasından kaynaklanıyor.”

13 Kişi Hayatını Kaybetmişti
Pınar Selek, her tür dışlamanın önkoşullarından olan meşruiyet zeminlerini ve dönemin siyasi- toplumsal iklimlerini sergileyerek öncelikle ataerkil iktidarın öteden beri alt kültür ve öteki olarak tanımlayıp, dışladığı topluluklarla sorunlu ilişkisini ifşa ediyor. Eşcinsellik alt kültürü istikametinde travesti ve transeksüellere, oradan da Ülker Sokağa gelen araştırma, Selek’in sokaktaki çatışmanın hemen ardından burada yaşayan travesti ve transeksüellerle birlikte geçirdiği zamana, diyalog ve ’içerden’ anlama çabalarına yaslanıyor. Araştıran-araştırılan ilişkisini ortadan kaldırma isteğiyle Pınar Selek, katılımcı gözlem ve atölye çalışması ile sözün doğrudan ana kaynağında üretildiği ve paylaşıldığı bir zeminde ilerlemiş. Tarafsız değil, nesnel ve hesap verebilir olmayı benimseyen sosyolog, bu ilk çalışmasından itibaren hep eylemle desteklenen, insana nesne değil, birey muamelesi ile yaklaşan bir bilim ahlakının da en esaslı uygulayıcılarından oldu.

Maskeler Süvariler Gacılar, yazarın dışlananları bir araya getirip, sanat aracılığıyla birlikte üretmeye ve konuşmaya başladıkları Sokak Sanatçıları Atölyesi’nin de nasıl tuzla buz edildiğini kayıtlara geçirmesi açısından okuru derinden sarsıyor. Tam da bu noktada araştırılan bir konu ve o konunun dışındakiler diye bir ayrım bulunmadığını ve dışlama mekanizmalarının her an hepimizi öğütmeye yeltenebileceğini iliğimizde hissediyoruz. Ülker Sokak’ta o dönem can güvenlikleri kalmayan ve baskılara dayanamayan travesti ve transseksüeller başka semtlere taşınmak zorunda kaldı. Daha bir yıl dolmadan içlerinden 13 kişi hayatını kaybetmişti. Pınar Selek yaşanan şiddeti, hem mekânı ’temizlemeyi’ amaçlayan dışlayan aktörler hem de burada yaşayan dışlananların gözünden anlatırken dışlananları mağduriyet kapanına sıkıştırmadan, bu deneyimden çıkan dönüşümü de yeni baskı için yazdığı önsözde özenle kayıtlara geçiriyor: “Ülker Sokağı dağıttılar. Ama hesap edemediler ki, LGBT hareketi, bu vahşet deneyimini tarihine yazdı. Sadece mağdur olmayı reddettiği, maruz kalınan vahşet üzerinden sonuçlar çıkardığı bu deneyimi, sembolik bir olay haline getirdi. Böylece Ülker Sokak, bir grup travesti ve transeksüelin yaşadığı acı olmaktan çıkarak, özgürleşme politikasının argümanlarından biri oldu.” Pınar Selek’in sosyoloji ile kurduğu kişisel bağ, çalışmalarındaki samimiyetin ve etkileyiciliğin en önemli sebeplerinden biri.

Üstten ya da dışarıdan değil, kendi duruşunu yitirmeden hep tam içinden bakmayı tercih eden Selek, dışlananlarla kurduğu ilişkiyi şöyle anlatmıştı bir söyleşisinde: “Sosyolojiye başladığım andan itibaren gerçekten nasıl bir toplumda yaşıyorum, ben nasıl bir insanım, hangi kelimelerle konuşuyorum, geleceğimi nasıl kuruyorum sorularına yanıt aradığım için toplumun bilinmeyen yerlerinde biraz kendimi de aradım. Çünkü insan sadece kendi bulunduğu çevreyi değil, dışladığını da tanıyarak kendine bakmış oluyor.” Tam da bu nedenle elimizdeki kitabı biz de kendimizle bağ kurarak okuyoruz. Ve Pınar Selek “Bunca yıl sonra bu kitabı yeniden paylaşmak, kasığımdaki kabuk bağlamamış yaraya elinizi dokundurmak gibi,” dediğinde, gerçekten oraya dokunduğumuzu hissediyoruz. Tabulara dokunmaya herkes aynı oranda cesaret edemedi belki ama dokunanlar bize de el uzatmamız için güç verdi. Zaten Pınar Selek tam da bunun çağrısını yapıyor: “Verin elinizi. Zaman makinesinin bizi götüreceği durak çok yakın. Dün gibi.” Yarınımız dünden farklı olsun istiyorsak bu çağrıya kulak verelim, birbirimize el verelim. Hemen şimdi. (sabah.com.tr)

Maskeler Süvariler Gacılar
(Ülker sokak: Bir alt kültürün Dışlanma Mekanı)

Öldürülen “Travesti”yse, Mahkeme’den Ceza İndirimi!

Avcılar’da yaşayan Seda isimli trans kadının katilinin cezası, maktülün “travesti” olması gerekçe gösterilerek müebbetten 15 yıla düşürüldü.

Avcılar Meis Sitesi sakinlerinden Seda isimli trans kadının nefret cinayeti sonucu öldürülmesine ilişkin davada gerekçeli karar açıklandı. Katil Ramazan Soybozkurt, “haksız tahrik” indiriminden faydalanarak 15 yıl hapis cezası aldı.

Maktülün travesti” olması ceza indirimi gerekçesi
Bakırköy 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada katil Soybozkurt, maktülün “travesti” olması ve kendisine ilişki teklif etmesi gerekçe gösterilerek “haksız tahrik indiriminden” faydalandı. Soybozkurt’un cezası müebbetten 15 yıla düşürüldü.

Dava dosyasında Soybozkurt, kendisinin alkollü olduğunu ve Seda’nın kendisine yaklaşarak ilişki teklif ettiğini iddia etti. Öldürme kastı olmadığını öne süren Soybozkurt, “O kızgınlıkla darp ettim” dedi. 26 Şubat 2014’te dava sonuçlandı. Gerekçeli karar ise yakın zamanda açıklandı.

Seda’nın tecavüze uğrama ihtimali araştırılmadı!
Dava sürecinde Soybozkurt’un iddiaları “doğru olma ihtimali” düşünülerek kararı etkilerken; öldürülen trans kadın Seda’nın kardeşinin iddiaları dikkate alınmadı. Seda’nın kardeşi ifadesinde, “Kardeşimin hastanede yoğun bakımda olduğunu söylediler. Tecavüze uğramış olabileceği söylendi” demişti. Ancak Mahkeme veya Adlî Tıp tecavüz konusunda herhangi bir inceleme yapmadı.

Katil, var olan ceza infaz sistemine göre 8 yıl 1 ay 5 gün hapis cezasını ceza infaz kurumunda çektikten sonra denetimli serbestlikten yararlandırılarak serbest bırakılacak.

Av. Söyle: Karar adaletten uzak
Avukat Fırat Söyle gerekçeli kararı kaosGL.org’a değerlendirdi. Söyle, yargının adaletten uzak kararlar verdiğini ve sanığın ifadesinin ceza almamak için sıkça kullanılan bir yöntem olduğunu söyledi:

“Türkiye’de bir eşcinsel veya bir transseksüel olmanın bu kadar basit ve sıradan olduğunun bir göstergesi de yargının adaletten uzak ve hiçbir hukuki yanı olmayan kararlarıdır. Sanığın ifadesi bizler için hiç de bilinmedik bir savunma değil. Sayın Mahkeme veya Sayın Hakimlerin önüne gelen dava dosyalarından bilmeleri gereken şey sanığın ceza almamak veya daha az ceza almak adına söyleyeceği her şeyin mübah olduğu ve sınırının olmadığıdır. ‘İlişki teklif etti, ters ilişki teklif etti, kadın olduğunu sanmıştım’ gibi ifadeleri biz yemiyoruz ama mahkemeler, hakimler bu ifadeleri o kadar makul ve gerçekçi görüyorlar ki daha az ceza veriyorlar. Katiller, suçlarını itiraf etmeseler; beraat kararlarını görebilmek imkansız değildir.

Ne olmuştu?
Avcılar Meis Sitesi’nde yaşayan translara dönük linç girişimleri ve transfobik saldırıların ardından trans kadınların evleri “fuhuş” yapıldığı iddiasıyla mühürlenmiş ve birçok trans kadın evsiz kalmıştı.

Evsiz kalan translardan biri olan Seda 1 Mart 2013 tarihinde gece 3.00 civarında katil Ramazan Soybozkurt tarafından sokakta ölümcül şekilde darp edilmiş ve kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirmişti.

“Cezaevinde cinsel tacize uğradım, ‘Gönül rızası var’ dediler”

Samsun hapishanesinde cinsel tacize maruz bırakıldım bir gardiyan tarafından. Şikâyet ettim. Sperm kalıntılarını, delilleri, kendi ellerimle teslim ettim. 1 yıl yargılama süresince tutuklu kaldı. Yargılanma sonucunda çıkan kararda, “zorla değil, gönül rızasıyla olmuştur” diyerek gardiyana beraat verdiler. Darp raporlarımı hiçe saydılar.

Meydan gazetesi 23. sayısı için trans tutsak Esra ile söyleşti:

Hapishanelerde, her dönem farklı kimlikten, inançtan, düşünceden olanlara; siyasi tutsaklara; Kürtlere; eşcinsellere; gayrimüslimlere yönelik baskı, işkence ve saldırılar olurdu, her zaman. Ama bir yolu bulunup, gerekçelendirilip, binbir yöntemle üzere örtülürdü bu saldırıların. AKP iktidarının, özellikle “ustalık” döneminden sonra her şey çok açık, umursamaz ve korkusuzca, en alttan en üste sıralı amirine kadar birbirlerini kollayarak yapılır oldu. Kişisel güvenliği sebebiyle ismini vermediğimiz bir hapishaneden, travesti bir tutsak gazetemize verdiği röportajda, hapishanelerde eşcinsel ve trans mahkumlara yönelik sistematik baskıyı ve işkenceyi anlattı. Geçekleştirdiğimiz röportajı siz okuyucularımızla paylaşıyoruz.

Meydan: Kendini tanıtmak ister misin?

Yirmi bir yıldır travestiyim. Tek bir umut için yaşıyorum; pembe kimliğimi alabilmek. O da, cezaevi şartlarında prosedür engellerine takılıyor.

Farklı kimliklere ilişkin devlet ve çeşitli iktidar odaklarınca oluşturulmuş bir algı ve politikadan bahsetmek mümkün. Bu sana nasıl yansıyor?

Bu ülkede eşcinsel olmak, çok zor bir hayat yaşamak demektir. Bazen hayatın yükü ağır geliyor. Bu hayatı seçtiğin andan itibaren zorluklar başlıyor. Önce ailen dışlıyor, sonra toplum dışlıyor. Devlet karşısında, hakların sırf eşcinsel olduğun için elinden alınıyor. Resmi olmasa da yasal haklarından muaf tutuluyorsun. İnsan yerine bile koymuyorlar.

Mahkeme sürecinden kısaca bahseder misin?

En basitinden, mahkemede söz hakkın yok. Yaptığın savunmanın hiçbir hükmü yok. Savcı ve hakimlerin gözünde potansiyel suçlu, cani, canavar olarak görülüyorsun. Aşağılık bir insan olarak yargılanıyorsun. Her davranışlarıyla hissettiriyorlar. Söz konusu olan bir travestiyse, yasalarda kanaat cezası olmasa da kanaat cezası veriyorlar. Hiçbir delil olmadığı halde, sadece olay yerinde bulunduğum için suçlandım. Birkaç kişinin hakkımda yalancı şahitlik yapmasıyla, olay üstüme yıkıldı. Yapmadığım bir suçtan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hüküm giydim. Bu kadar ağır bir cezayı, travesti olmamdan dolayı, hâkimin kanaati üzerinden bana verdiler.

Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının kendisine özgü bir infaz uygulaması, birçok sınırlılıkları da var. Hapishanede yaşadığın sorunlardan bahseder misin?

Toplum, özgür hayatta nasılsa hapishanede de aynı. Hakaret, sözlü taciz, aşağılayıcı tavır ve davranışlara maruz kalıyoruz. Hapishanede gardiyanlar tarafından elle tacize uğruyoruz. Şikâyet etsek, hiçbir sonuç alamıyoruz. Yaşadığım bir olaydan bahsedeyim. Samsun hapishanesinde cinsel tacize maruz bırakıldım bir gardiyan tarafından. Şikâyet ettim. Sperm kalıntılarını, delilleri, kendi ellerimle teslim ettim. 1 yıl yargılama süresince tutuklu kaldı. Yargılanma sonucunda çıkan kararda, “zorla değil, gönül rızasıyla olmuştur” diyerek gardiyana beraat verdiler. Darp raporlarımı hiçe saydılar. “Gardiyanın görevine iadesine, tutuklu kaldığı sürenin tanzimine ve tazminat verilmesine” hükmetti hâkim. Hani adalet? Tacizci bir gardiyanı nasıl tekrar göreve iade kararı veriyorlar, anlamış değilim. Rahatlıkla bu kararı verebiliyorlar, çünkü onların gözünde biz eşcinseller potansiyel suçluyuz.

11 yıldır hapishanedeyim, 9 yıldır tek başıma tecrit ortamında tutuluyorum. Cezam ağırlaştırılmış müebbet olduğu için yasal kısıtlılıklar var. Ama eşcinsel olduğum için, ağırlaştırılmış müebbet hükümlülerine tanınan kısmi haklardan da muaf tutuluyorum. Hiçbir sosyal aktivitem yok. En basiti, kütüphaneye bile çıkamıyorum. Haftada 1 kez sohbet odası hakkımız var. Eşcinsel olduğum için bana yok. Açık ya da kapalı spor salonuna çıkamıyorum. Tek başıma olduğum için “spor sahasında ne işim var?”mış.

Günde 1-2 saat havalandırma hakkı veriyorlar. Tek başıma odanın önündeki beton zemine çıkıp içeri giriyorum. Günümün 22-23 saati 10 metre karelik tecrit odasında geçiyor, hareket alanım kısıtlı. Dış dünyayla tek bağlantım televizyon. Sıkıntımı derdimi paylaşacak kimse yok. Ancak mektupla derdimi paylaşabiliyorum. Onu da birkaç arkadaşıma yazabiliyorum. Her şeyi yazmak yasak, yazılacak olanlar kısıtlı. Burası hapishane; aile yok, gelen yok, ziyaret yok, para yok, hiç kimsem yok.

Hapishane şartlarında yaşamın idame ettirilmesi için, ekonomik katkı da gerekiyor.

Verilen cezaya göre, ben bu şartlarda ömrünün sonuna kadar kalacağım. Bu şartlarda bir insan ne kadar dayanabilir; bu sorunun cevabını bilmiyorum. Hapishanede kimsesizsen, paran yoksa bir hiçsin. Kimse sanmasın ki hapishanede ekmek elden, su gölden, parayı napıcan; öyle değil işte. Elektrik parayla, parayı ödemezsen kesiyorlar. Çay, kahve, şeker, sabun, deterjan, şampuan, aklınıza ne gelirse parayla. Yanlış anlamayın, zorunlu ihtiyaçları söylüyorum. Kantinde satılan eşyalar hem çok sınırlı, hem de dışarının 2 misli pahalıdır. Hapishanede kimse yardım etmiyor. Ben ihtiyaçlarımı karşılayabilmek için el işi yapıyorum. Yaptığım boncuk elişlerini alan olursa -ki her zaman satılmıyor- bir gün akşama kadar çalışsam, kazanacağım para 6 lira. Benim için 6 lira, servet değerinde. Keşke yaptığım el işleri sürekli satılsa da ben günlük 6 lira kazanabilsem, aylık 180 lira para kazanırdım. 80 lira bile kazansam şükrediyorum. Kimsem olmadığı için kıyafet temin edemiyorum. Param olmadığı için özel ihtiyaçlarımı alamıyorum. Birileri feryadımı duysun istiyorum.

Bu röportajı yapmamıza da gerekçe olan, son zamanlarda yaşanılan, kurum idaresinden kaynaklı sorunlardan bahsetmek ister misin? Nasıl muamelelerle karşılaşıyorsun?

Bunca sorunum olmasına rağmen, bir de haklarımı korumak için mücadele ediyorum. Tek başıma da olmuyor. Şu anda kaldığım kurumda psikologla ya da müdürle görüşmek istesem, görüşemiyorum. Rahatsızlansam revire çıkamıyorum. Bana karşı, tamamen keyfi uygulama yapılıyor. Sosyalleşmeyi zaten unuttum. Mektup gönderiyorum, mektubum en az beş gün bekletiliyor, bazen on günü buluyor. Kalmış olduğum tecrit odası hiç güneş görmüyor. İdare, kaloriferi saatle yaktığı için kışın ısınmıyor. Bu sorunları savcılığa, Adalet Bakanlığı’na şikayet ediyorum, idare yalan beyanda bulunuyor. Savcılık, bakanlık, -bir travestiye inanacak halleri yok ya- hapishane müdürüne inanıyorlar. Bu şartlarda bu hapishanede kalmam imkansız; özel sevk yazıyorum, ret cevabı veriliyor. Sorunları belirten sevk yazdım, hapishane müdürü “Hiçbir sorunu yok” yazısı yazdığı için gidemedim. Açlık grevi yaptım, gidemedim. Hapishane müdürü, “Ölene kadar seni buradan göndermeyeceğim!” diye tehdit ediyor. Tüm bunları bana, Samsun hapishanesinde beni taciz eden gardiyanın arkadaşı olduğu için yapıyor; açıkça söyledi. Birinci müdürle görüşmeye çıkabildiğimde, aşağılıyor, hakaret ediyor. Sinkaflı küfürlerle odasından attırıyor. Kapalı zarf olarak resmi kuruma mektup gönderme hakkım olduğu halde, Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdiğim mektuba el koydu. Daha iki hafta önce aynı mevzuları yaşadık. Yine mektubumu göndermedi.

Öyle çaresiz kaldım ki, intihara teşebbüs ettim. Bir kutu hap içtim, hastaneye kaldırdılar. Midem yıkandı, yoğun bakımda kaldım. Hastane psikoloğunun yardımı sayesinde polise tutanak tutturarak 1. müdürü şikayet edebildim cezaevi savcısına. Gerçi kimi kime şikayet ediyorum? Ben tek başıma, kimim kimsem olmadan bir travestiyim! Ölsem cenazeme sahip çıkacak kimsem yok, elimden bir şey gelmiyor. Bu hapishanede, bir memurun yalan söylediğini belgeyle kanıtladığımda “Yalan söylüyorsun, işte kanıtı, yalancısın.” dedim. O kelime hakaret sayılıyormuş, disiplin cezası verdiler: İki ay! Şimdi 1. müdür bana hakaret ediyor, aşağılıyor, sinkaflı kelimeler söylüyor, ama hesabı sorulmuyor.

Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı?

Adalet arıyorum! Soruyorum sizlere, müdürlerin gardiyanların, bana ve diğer hapishanelerde kalan eşcinsellere zulüm etmesine sessiz kalacak mısınız? Yoksa “hayır” mı diyeceksiniz bu zulme?

“Nefes alıyorsun, daha ne istiyorsun?”

CHP Beşiktaş Belediye Meclis Üyesi seçilen ve 2004 senesinden beri insan hakları ve LGBT aktivisti Sedef Çakmak medyadaki nefret söylemlerini değerlendirirdi. Açık eşcinsel olan ve kendisinin de seçim sürecinde medyada birçok yerde nefret söylemine maruz kaldığını dile getiren Çakmak ile seçim döneminde ve hayatında yaşadığı zorlukları konuştuk.

Medyadaki nefret söylemleri geçmişte nasıldı?

Ben 2004 senesinde aktivizm ile tanıştım. O zamanlar ana akım şöyle medyada haberler görüyorduk; ‘Travestiler dehşet saçtı, travesti terörü’ gibi. Bir tane trans kadının etrafında 30 tane adam fotoğrafları görürdük. Trans kadın bu kadar saldırgana karşı tabii ki kendini korumak zorunda ama nefret söylemini fotoğraflarla destekliyorlardı. O zamanlar hiçbir olumlu haber de çıkmazdı. LGBT hareketi daha duyulur olmaya başladığında daha farklı durumlar ile karşılaşmaya başladık. Örneğin biz 2006 Onur Yürüyüşünde 150 kişi yürümüştük, 2007 yılında 1000 kişi yürüdük. Bu bizim için büyük bir şeydi. O zaman gazetelere baktığımızda Türkiye’de yaptığımız yürüyüşten bahsedilmedi ama ilginçtir ki Brezilya’daki yürüyüş haber olmuştu.

Günümüzde değerlendirecek olursak ne dersiniz?

Şu zamanlarda çok daha fazla olumlu haber görebiliyoruz. Çok daha görünür olmaya başladık ve bu haber yazımları hakkında eğitimler verilir hale geldi. 2004 yılında sadece olumsuz haberler vardı ama şimdi daha objektif haberler görüyoruz.

Olumlu haberlere örnek var mı?

Örneğin geçen sene Avcılar’da Meis Sitesinde trans arkadaşlarımıza karşı bir linç girişimi olmuştu. O dönemde çıkan gazete yazılarına baktığımızda son derece olumluydu. Tabii ki hala bir iki tane gazete var nefret söylemlerinde bulunan. Bu gazeteler sadece LGBT bireylere karşı değil, herkese karşı bir nefret söylemi içerisindeler. Nasıl baş etmek gerekiyor çok kestiremiyoruz açıkçası.

“İfade özgürlüğü memleket olarak hâlâ net değil”

İfade özgürlüğü konusunda ne düşünüyorsunuz?

Hala ifade özgürlüğü, medya özgürlüğü konuları memleket olarak net değil bizde. Hangi noktada hakaret başlıyor hangi noktada ifade özgürlüğü bilmiyoruz. Bunlar tabii ki çıkarılan yasalarla ilintili.

Nefret suçları yasa tasarısında bir çalışmanız oldu mu?

Nefret suçları yasa tasarısı sürecinde biz dernekler olarak birçok platformdaydık. Özellikle medyadaki hedef gösterilmeye karşı cezai yaptırımların olması gerektiğini altını çize çize söyledik. Ama son anda cinsel yönelim, cinsel kimlikten kaynaklanan nefret kısmını çıkardılar. Bu, hala LGBT’lere karşı bir nefret dilinin kullanılabileceği anlamına geliyor. Keza medyada da bunu görüyoruz. İslamafobik bir şey söyleyemezsiniz ama cinsel yönelim, cinsel kimlikle ilgili nefret söylemlerinde bulunabilirsiniz.

Bu bağlamda, nefret söylemleri nefret suçlarını doğuruyor mu?

İşte en vahim noktası da bu. Bir eşcinsel olarak kendi hayatımdan da bunu biliyorum. Sözü geçen, iktidar pozisyonundaki insanlar sizin hayatınızı daha kolay karartabiliyorlar. Bir bakanın eşcinsellik hastalıktır demesi üzerine bunu duyan ailelerin çocuklarını abuk sabuk yöntemlerle tedavi ettirmeye çalıştıklarını duyduk. Bu bireyler üzerinde korkunç travmalar yaşatan bir durum. Bu sadece nefret söylemeni körüklemenin yanında toplumdaki yanlış yargıları ve önyargıları besleyen duruma dönüşüyor. Daha mutsuz bireyler yetişiyor.

“Bir tane travesti öldürdüm ne var?”

Medyadaki nefret söylemlerinin cinayetlere dönüştüğünü de gördük.

Evet, katillerin ağzından ‘bir tane travesti öldürdüm, ne var?’ gibi sözler duyduk. Hrant Dink sürecinde de görüyoruz bunu. Bu tarz söylemlerin hepsine dikkatlice bakıyor olmamız gerekiyor. Bu sadece LGBT ile ilgili bir konu değil. Demokrasi sancılarımızdan birisi olarak görüyorum bunları. Çoğunluksanız tam bir ifade özgürlüğünüz var. Azınlıksanız topluma uyman bekleniyor.

2014 seçim döneminde CHP’den Beşiktaş Belediye Meclis Üyesi olan Sedef Çakmak ve Şişli Belediye Başkanı’nın danışmanı olan Boysan Yakar açık eşcinsel kimliklerinden kaynaklı medyada nefret söylemine maruz kaldılar. “CHP’nin başdanışmanı da ‘yumuşak’ çıktı”, “CHP’nin ağır topları” gibi haber başlıkları gördük.

Açık bir eşcinsel olarak belediye meclis üyesi oldunuz. Seçim döneminde yönetici pozisyonuna bir eşcinselin gelmesinden dolayı mı bu kadar nefret söylemine maruz kaldınız?

Bir sürü sebebi var bunun. Bu tarz söylemlerde bulunan gazeteler yıllardır LGBT dernekleri ile uğraşıyorlar. Olayın bir CHP adayı olmamızla da alakası oldukça fazla. Eşcinselliğe karşı olan bakış açıları da tuz biber oldu. Biz seçimlere girerken buna hazırlıklı girdik.

Dava açıldı mı?

Hayır, dava açmadık. Derneklerden kınama yazıları yazıldı. Zaten Şişli Belediye Başkanı, Boysan Yakar’ın arkasında durdu. Boysan’ın çalışmalarını beğendiğini dile getirdi. O muazzam bir örnekti. Bizim tam ulaşmak istediğimiz hedef de buydu zaten.

Daha fazla tepki göstermedik çünkü gerçekten enerjimiz yok buna. Birçok iş var yapmak istediğimiz aklımızda. Ağzından salyalar saçarak konuşan bir grupla iletişim kurmak pek mümkün olmuyor.

Medyadaki söylemleri bir kenara bırakırsak heteroseksist sisteme karşı olan birisi olarak erkek egemen bir sistemin içerisine girdiniz. Burada böyle rahatsızlıklar yaşıyor musunuz?

Ben 2007’de farklı çalışma alanlarına da girmiştim. O zaman insanlardan ‘eşcinselliği anlamıyorum, travestiler olmamalı, Bülent Ersoy’u kadın olarak kabul etmiyorum’ gibi şeyler duyuyorduk. O zamanlar bunlar çok rahat söylenebiliyordu. Bu insanlar kalabalıklar içerisinde kınanmayacaklarını biliyorlardı. Şimdi insanların bakış açıları biraz değişti ve bu tarz söylemlerde bulunmak ayıp hale geldi.

Ara ara tabii ki karşılaşıyorum böyle durumlarla. Benim yüzüme sanıyorum ki pozisyonum gereği çok fazla bir şey söylemiyorlar ama arkamdan dedikodular döndüğü duydum.

Örnek verebilir misiniz?

Benim eşcinsel olmamın dini inançlara uygun olmadığını söyleyen birisini duydum. Daha ilginç olarak Dünya Sağlık Örgütü’nün eşcinselliği hastalık olarak kabul etmediğini ama bunu dinlemek zorunda olmadığını söyleyen birisini duydum.

Yani eşcinsel olmanıza “hastalık” gözüyle bakıyorlar?

Onların düşüncesi bu. Bu tarz insanlar hep olacak. Bunu yeter ki nefret suçu ile etraflarına yaymasınlar. LGBT’lerin haklarını yiyecek işlerde bulunmasınlar.

“Kız arkadaşımla nasıl seviştiğimi sordular”

Onur kırıcı bulmuyor musunuz bunları şahsınıza olduğu zaman?

O kadar alıştım ki bunlara. Geçenlerde birisi kız arkadaşımla nasıl seviştiğimizi sordu mesela. Heteroseksüel arkadaşım daha çok kızdı benden. Ben anlatmayı tercih ettim kızmak yerine. Aktivist olduğum için buna çok alıştık. Belediyeye girerken de bunu göz önünde bulundurduk zaten. Benim derdim yanlış bilgileri doğru hale getirmek. Aktivist olmayı tercih etmemiş olsaydım gerçekten çok onur kırıcı bulurdum ama yola bunlarla mücadele etmek için çıktım zaten.

“Nefes alıyorsun, daha ne istiyorsun?”

Köşe yazarlarından da birçok nefret söylemi kullanımı görüyoruz. Buna dair ne düşünüyorsunuz?

Bir yazar var; yıllar önce eşcinselliği İslam dini çerçevesinde kabul edemeyeceklerini fakat beraber yaşamın bir yolunun bulunması gerektiğini söylemişti. Geçen seneki Onur Yürüyüşü Ramazan ayına denk gelmişti. Bu yazar bunun üzerine köşesinde bir yazı kaleme aldı ve AKP hükümetinin ne kadar demokratik olduğundan bahsetti. “AKP ne kadar demokratik ki Ramazan ayında bir eşcinsel yürüyüşüne müdahale etmiyor” demişti. Bu bizim bildiğimiz bir söylem. Nefes alıyorsun daha ne istiyorsun diyor bize.

Bu tarz yazılar insanları çok rahat kandırabilir. Beni asıl korkutan bunlar. Eşcinsellerin başka nasıl bir derdi olabilir ki yürüyüş yapmak gibisinden bir imaj çizdi bize bu yazar. Halbuki çok fazla sıkıntı yaşadığımız konu var. Nefret cinayetleri, sağlık kurumlarında ayrımcılık gibi.

Peki devlet büyükleri ya da köşe yazarlarının kullandığı olumlu dil sizin hayatınızı etkiledi mi?

Söylediğim gibi uzun zamandır bu işin içindeyim ve ailem ile bu konuyu paylaşırım. Çok uzun zaman benim hümanist bir insan olduğumu düşündüler ve eşcinselliğimi kabullenmediler. Ancak bir milletvekili çıkıp LGBT hakkında bir komisyon kuralım dediği zaman kabul ettiler. Kendi öz kızına değil de oy verdiğin partinin milletvekili söyleyince mi kabul ediyorsun diye kızdım.Siyasilerin bizleri sahiplenmesi bu noktada çok önemli.

Belediye olarak yaptığınız bir çalışma var mı?

Tabii. Birçok çalışma yapıyoruz. Geçenlerde belediyenin kreşine gittik ve müdiresi ile toplumsal cinsiyet eşitliğini gösteren oyunları kullanıp kullanmayacağını sordum. Buna çok sevindiler. Bunu iki sene önce düşünemezdik.